• 4857 Sayılı İş Kanunu’nun profesyonel sporcuları kanun kapsamı dışında bırakması, bir sorunu da beraberinde getirmiştir: Sporcu yetiştiren antrenör, İş Kanunu kapsamında mıdır yoksa Borçlar Kanunu kapsamında mıdır?

    Bu konuda Yargıtay’ın yakın tarihli bir kararı uygulamayı son derece açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Yargıtay 22. Hukuk Dairesi’nin 2016/16083 E. 2016/17467 K. sayılı 13.6.2016 tarihli ilamı hükmü şu şekildedir:

    “Uyuşmazlık, taraflar arasındaki ilişkinin 4857 Sayılı İş Kanunu kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği, bu bağlamda iş mahkemesinin görevi ve uyuşmazlığın tahkim yolu ile çözümlenip çözümlenmeyeceği noktasında toplanmaktadır. Sporla doğrudan uğraşan sporcunun İş Kanunu kapsamında kalmadığı açıktır. Ancak doğrudan aktif spor yapmayan, sporcuyu aktif spor yapması için hazırlayan antrenör ile aktif görevi daha çok direktif vermek olan ve takımı başarıya ulaştırma görevi de bulunan teknik direktörün sporcu sayılmaması ve İş Kanunu kapsamında bir işçi olarak kabul edilmesi gerekir. Dosya içeriğine göre, davacının dava dışı... Spor Kulübü Derneğinde voleybol antrönörü olarak çalıştığı taraflar arasında tartışmasızdır. Yarışma ve müsabakalara aktif sporcu olarak da katılmamıştır. Bu durumda, kulübü ile arasında organik bağ bulunduğu iddiası ile... Belediye Başkanlığına yöneltmiş olduğu davaya bakma görevi iş mahkemelerine aittir. Ayrıca davacının bağlı bulunduğu federasyonun yönetmelik veya genelgelerinde özel hakem veya tahkim şartının öngörülmesi iş mahkemesinin görevini ortadan kaldırmayacaktır. Uyuşmazlığın tahkim yoluyla çözümlenmesi gerektiği itirazı ilk itiraz olarak düzenlenmiştir. Davacı tarafından imzalanan sözleşmede düzenlenen tahkim şartının ilk itiraz olarak da ileri sürülmemiş olması karşısında davanın bu sebeple usulden reddedilme imkanı bulunmamaktadır. Mahkemece işin esasına girilerek bir karar verilmesi gerekirken görevsizlik kararı verilmesi hatalıdır” (Yargıtay 22. Hukuk Dairesi’nin 2016/16083 E. 2016/17467 K. sayılı 13.6.2016 tarihli ilamı).

    Bu ilamda iki nokta önemlidir. Bunlardan birincisi, müsabık aktif sporcu olmayan, yarışmaya katılmayan antrenörün, İş Kanunu kapsamında işçi olarak kabul edileceğidir.

    Dolayısıyla, antrenörler İş Kanunu’nun sağladığı tüm koruyucu hükümlerden istifade edebileceklerdir.

    İkinci husus ise, tahkim hakkındadır. Yargıtay, tahkim şartının İş Mahkemelerinin görevini ortadan kaldırmayacağını belirterek, bunun bir ilk itiraz olduğunu, ilk itiraz olarak ileri sürülmemesi halinde ise kabul edilmeyeceğine hükmetmiştir.

    Dolayısıyla, ilgili içtihat, antrenörlerin yaşayabileceği iş ihtilaflarında izlenmesi gereken yolu göstermesi açısından oldukça önemlidir.

  • Ticari sırların açıklanması fiiline ne şekilde ceza verileceği, Türk Ceza Kanunu m. 239 hükmü ile düzenlenmiştir. Yasa maddesi “Ticarî sır, bankacılık sırrı veya müşteri sırrı niteliğindeki bilgi veya belgelerin açıklanması” başlığını taşımaktadır. Madde hükmü uyarınca, sıfat veya görevi, meslek veya sanatı gereği vakıf olduğu ticari sır, bankacılık sırrı veya müşteri sırrı niteliğindeki bilgi veya belgeleri yetkisiz kişilere veren veya ifşa eden kişinin, şikayet üzerine, bir yıldan üç yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılacağına, aynı şekilde ticari sır, bankacılık sırrı veya müşteri sırrı niteliğindeki bilgi veya belgelerin, hukuka aykırı yolla elde eden kişiler tarafından yetkisiz kişilere verilmesi veya ifşa edilmesi halinde de, bu kişilerin bir yıldan üç yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılacağına hükmedilmiştir.

    Bu bağlamda ticari sır ne şekilde tanımlanacaktır? Neler ticari sırdır, neler ticari sır değildir?

    Kanun’un gerekçesinde, bir bilgi ve belgenin ticari sır teşkil edip etmeyeceği hususunun, konuya ilişkin ölçütler göz önünde bulundurularak hâkim tarafından belirleneceği ifade edilmiştir.

    Bu kapsamda, Yargıtay yaklaşımının da dikkate alınması zaruridir. Yargıtay 5. Ceza Dairesi’nin 2014/7809 E. 2017/118 K. sayılı 12.10.2015 tarihli kararında, kopyalanan kayıtlarda yer alan bilgilerin ticari sır veya müşteri sırrı niteliğinde olup olmadığı hususlarında konusunda uzman bilirkişilerden rapor alınması ve akabinde hasıl olacak sonuca göre sanığın hukuki durumunun tayin ve takdiri gerektiği ifade edilmiştir.

    Hükme konu maddi vakıada; suç tarihinde, katılan şirket bünyesinde mühendis olarak çalışmakta olan sanığın, şirketin ana bilgisayara güvenlik sistemini devre dışı bırakıp uzaktan girerek kendi bilgisayarına veri transferi yaptığı ve 2490 adet dosyayı şifreleyerek ZIP formatında harici belleğe kopyalayıp yeni işe başladığı firmanın ana bilgisayarına aktarılmıştır. Ancak sanık ve müdafii, kopyalandığı iddia edilen verilerin ticari sır veya müşteri sırrı niteliğinde olmadığını beyan ederek atılı suçlamayı kabul etmedikleri yönünde savunma yapmışlardır. Katılan ise bu verilerin ticari sır olduğunu beyan etmiştir.

    Ticarî sır, bankacılık sırrı veya müşteri sırrı niteliğindeki bilgi veya belgelerin açıklanması suçuyla birlikte, sistemi engelleme, bozma, verileri yok etme veya değiştirme suçu da işlendiği anlaşılmaktadır.

    Yerel Mahkemece, Ticarî sır, bankacılık sırrı veya müşteri sırrı niteliğindeki bilgi veya belgelerin açıklanması ile sistemi engelleme, bozma, verileri yok etme veya değiştirme suçlarından açılan kamu davasında eylemin bir bütün olarak TCK’nın 239. maddesindeki ticarî sır, bankacılık sırrı veya müşteri sırrı niteliğindeki bilgi veya belgelerin açıklanması suçunu oluşturduğu kabul edilerek hüküm kurulmuştur.

    Yargıtay 5. Hukuk Dairesi, dosya arasında mevcut kayıtların teknik bilgi ve tecrübeyi gerektiren konulara ilişkin olduğu nazara alınarak; kopyalanan kayıtlarda yer alan bilgilerin ticari sır veya müşteri sırrı niteliğinde olup olmadığı hususlarında konusunda uzman bilirkişilerden rapor alınması ve hasıl olacak sonuca göre sanığın hukuki durumunun tayin ve takdir edilmesi gerektiğine hükmederek Yerel Mahkeme kararını bozmuştur.

    Dolayısıyla, işbu emsal içtihatta da belirtildiği üzere, ticari sırrın kapsamı ve değerlendirilmesi teknik bilgi ve tecrübeyi gerektiren konulara ilişkin olup, bu sırrın açıklanması nedeniyle yapılacak yargılamada, açıklanan hususun ticari sır olup olmadığı konusunda Bilirkişi İncelemesi yapılması zorunluluğu hasıl olmaktadır.

  • Türk Ticaret Kanunu ve ilgili mevzuat uyarınca kurulmuş bir şirketin tasfiyesi, faaliyete son verme ve şirketin her türlü hesaplarının kapanması neticesini doğuran bir süreçtir. Şirketin fesih veya infisah edilme halinin vukuu ile başlayan tasfiye süreci, tasfiye işlemlerinin tamamlanması akabinde şirket kaydının ticaret sicil kayıtlarından silinmesi ile nihayete erer. Bu sürecin tamamlanması ile firma tüzel kişiliği de ortadan kalkar.

    Ancak bir firmanın ticaret sicil kayıtlarından terkin edilmesinden sonraki tarihte de bir borcu ortaya çıkabilir. Keza şirkete ait bir hakkın mevcudiyeti de terkinden sonra öğrenilebilir. Bu gibi durumların tezahürü halinde, şirketin tasfiyeden önceki merkezinin bulunduğu mahallin Nöbetçi Asliye Ticaret Mahkemesi’nde şirketin ihyası davası açılması gerekmektedir. İhya süreci, bir anlamda şirketin geçici olarak canlandırılması anlamına gelecektir.

    İhya davasını kimler açabilirler? Bu davayı açmaya yetkili kimseler, şirket tasfiye memuru, şirketin tasfiyeden önceki son yönetim kurulu üyeleri, şirket ortakları ile şirketin alacaklılarıdır.

    Şirket alacaklılarının ihya davası açma yetkisi hakkında Yargıtay’ın yaklaşımı şu şekildedir:

    “Davacı,şirketin tasfiye ve terkinden önce doğan bir alacağın hüküm altına alınmasını istemiştir.Şirketin, ticaret sicilinden silinmesi işlemi kurucu değil, açıklayıcı nitelik taşır.Davacıya, tasfiye işlemleri tam olarak sona ermediği için, şirketin tüzel kişiliğinin yeniden ihyası haklarında tasfiye memuru ile ticaret sicili memurluğuna husumet tevcihi suretiyle dava açması imkânının tanınması, dava açıldığı taktirde bu davanın sonucunun beklenmesi gerekir” (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin 2001/10852 E 2001/10921 K. sayılı 25.6.2001 tarihli ilamı).

    Terkinden önce açılmış bir icra takibinin mevcudiyeti de alacaklıya ihya davası açma hakkı vermektedir. Şöyle ki;

    “Somut olayda; ihyası istenen Anonim Şirketin ticaret sicilinden terkin edilmesinin ilan edildiği tarihinden önce şirket aleyhine başlatılmış bir icra takibi mevcut olduğuna göre, şirketin sorumlu tutulmasını gerektirebilecek bu durum nedeniyle ticaret sicilindeki terkin kaydının kaldırılması isteminde bulunulabilir. Buna göre, davacı tarafın alacaklı olduğunu iddia ettiği ticaret sicilinden terkin edilmiş Anonim şirketin yeniden ihyasını istemesinde hukuki yararı mevcut olup, bu davayı açma hakkının bulunduğunun kabulü gerekmektedir. Tasfiye halinde bulunan bir şirketten alacaklı bulunan kişilerin yapılan ilanlara rağmen alacaklarını yazdırmamalarının alacağın düşmesini gerektirmeyeceği, keza mahkemenin davayı ret gerekçesinin aksine, bu aşamada iddia edilen alacağın gerçekte var olup olmadığının işbu davada değerlendirmeye tabi tutulamayacak olmasına ve ayrıca şirketin ihyasının istenebilmesi için tasfiye sürecinde bir usulsüz bulunup bulunmadığının ispatının da gerekmemesi nedeniyle, mahkemece taraf delilleri toplanarak sonucuna göre bir değerlendirme yapılması gerekirken yazılı gerekçe ile davanın reddine karar verilmesi doğru görülmediğinden kararın bu nedenle bozulması gerekmiştir.” (Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 2008/7980 E. 2009/12584 K. sayılı 7.12.2009 tarihli ilamı).

    Aynı şekilde işçilik alacağı temelinde de ihya davası açılması mümkündür:

    “Dosyadaki bilgi ve belgelere göre; davalılardan Limited Şirketin işçisi sigortalı Müren Yılmaz´a yapılan yardımların tahsiline ait davanın tasfiye sebebiyle davalıya husumet yöneltilemeyeceğinden reddedilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir. Şöyle ki; tüzel kişiliği olan davalı Limited Şirketin tasfiye edildiği ve ticaret sicilindeki kaydının terkin edildiği görülmektedir. Tüzel kişilik ticaret sicilindeki kaydının terkini ile sona erer. Tüzel kişiliğin sona erdiğinin hukuk açısından kabul edilebilmesi için tasfiye işleminin eksiksiz tamamlanmış olması gerekir. Eğer tasfiye işlemleri gerçek olarak tamamlanmamış ve tasfiyede gereken hususlar eksik bırakılmışsa tüzel kişilik ticaret sicilinden terkin edilse bile şirketin tüzel kişiliğinin sona erdiğinden söz edilemez. O itibarla davacı Kurum vekiline uygun süre verilerek tasfiye işlemleri ve ortaklarla olan ilişkilerin tam olarak sona ermediği için Limited Şirketin tüzel kişiliğinin yeniden ihyası hakkında tasfiye kurulu ile ticaret siciline husumet tevcihi suretiyle dava açmasının sağlanması ve dava açıldığı taktirde bu davanın sonucunun beklenmesi tüzel kişiliğin yeniden ihyası halinde bu tüzel kişinin kusuru ile belirlenecek gerçek zarar miktarıyla sorumluluğuna gidilerek karar verilmesi gerekir. Belirtilen maddi ve hukuki olgular göz ardı edilerek noksan tahkikat ve inceleme ile hüküm kurulması bozmayı gerektirir”(Yargıtay 10. Hukuk Dairesi 2004/12512 E. 2005/1543 K. sayılı 21.02.2005 tarihli ilamı).

    Bununla birlikte, şirkete açılmış bir dava sürerken şirket tasfiye edilmişse, Mahkeme bu durumda davacıya ihya davası açması için de süre vermek zorundadır. Bu hususa dair bir Yargıtay içtihatları şu şekildedir:

    “Davadan sonra şirket tüzel kişiliği sicilden terkin edilmiş olup, yargılama boyunca şirketin tüzel kişiliğinin devamı zorunludur. Mahkeme anılan şirketin ihyası için davacıya, dava açmak üzere süre vermeli, dava açıldıktan sonra bunun sonucu beklenmelidir. Şirketin ihyasından sonra, davaya dahil edilmesi gerekir” (Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 2003/8626 E. 2004/3655 K. sayılı 6.4. 2004 tarihli ilamı).

    “Mahkemece iddia, savunma ve tüm dosya kapsamına göre, şirket tüzel kişiliğinin ticaret sicilinden terkin ile sona ereceği, tüzel kişiliğin sona ermesi için de tasfiye işlemlerinin eksiksiz tamamlanması gerektiği, şayet, tasfiye işlemleri gerektiği gibi tamamlanmamış ve tasfiyesi gereken hususlar eksik bırakılmış ise, tüzel kişiliğin ticaret sicilinden silinse bile, şirketin tüzel kişiliğinin sona erdiğinin kabulünün olanaksız olduğu, bu durumda şirketin tüzel kişiliğinin ihyası için dava açılabileceği, somut olayda davacı ile ilgili şirket arasında görülmekte olan davanın 08/07/2009 tarihinde açıldığı, buna rağmen şirketin tasfiye işlemleri yapılarak 19/12/2014 tarihinde terkin edildiğinden davacıya ihya davası açmak üzere yetki ve süre verildiği, şirketin tasfiye işlemlerinin gerektiği gibi tamamlanmadığı gerekçesiyle, davanın kabulü ile,... A. Ş.'nin... 2. Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 2015/406 Esas sayılı dosyasıyla sınırlı olmak üzere ek tasfiye için yeniden tesciline, son tasfiye memuru...'ın tasfiye memuru olarak atanmasına, kararın tescil ve ilanına karar verilmiştir” (Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 2016/11452 E. 2016/8413 K. sayılı 25.10.2016 tarihli ilamı).

    “Dava, davalı şirketin iflası istemine ilişkin olup, yargılama devam ederken davalı şirketin ticaret sicilinden re'sen terkin edildiği anlaşılmaktadır. Bu durumda öncelikle davacı tarafa ihya davası açması ve davalı şirketin ticaret siciline tescilinin sağlanması için yetki ve süre verilmesi gerekir” (Yargıtay 23. Hukuk Dairesi’nin 2015/5182 E. 2016/4542 K. sayılı 17.10.2016 tarihli ilamı).

    İhya davası açma yetkisi olan tarafların davayı açmak istemediği bazı spesifik durumlarda ise, Mahkemece atanacak olan kayyım tarafından da ihya davası açılabilmektedir. Şöyle ki;

    “Belirtilen yasal nedenle; mahkemece, öncelikle taraflara, borçlu... İnşaat Tesisat Malzemeleri ve Tıbbi Malz. Tic. Ltd. Şirketinin yeniden ‘ihyası’ için görevli ve yetkili mahkemede dava açabilmesi için yeterli ve kesin süre verilmesi; tarafların ‘ihya davasını’ açmamaları ya da açmak istememelerinin saptanması durumunda ise; 6100 Sayılı Yasa’nın 54 ve 55. maddeleri hükümleri uyarınca mahkemece, işlem yapılmalı, ihya davası açılmasını sağlamak amacıyla kayyım atanmasına karar verilmelidir. Borçlu şirketin ihyasıyla yeniden tüzel kişilik kazanması durumunda da gerekli tebliğ işlemlerinin yapılması, ve taraf teşkili sağlandıktan sonra uyuşmazlığın hükme bağlanması gerekmektedir.” (Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin 2015/20871 E. 2015/27738 K. sayılı 12.11.2015 tarihli ilamı).

    İşbu davada mutlaka tasfiye memurları ile şirketin bağlı olduğu Ticaret Sicil Müdürlüğü taraf olarak gösterilmektedir. Bu husus da içtihatlar ile sabittir:

    “Şirketin ihyası, tasfiye memurları ve Ticaret Sicil Müdürlüğü davalı gösterilerek hasımlı açılacak bir davayla talep edilir” (Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 2004/2150 E. 2004/11648 K. sayılı 29.11.2004 tarihli ilamı).

    “Ancak, ihya davaları Ticaret Sicil Memurluğu ile tasfiye memurları aleyhine açılarak görülmesi gerekir” (Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 2013/426 E. 2013/2561 K. sayılı 14.2.2013 tarihli ilamı).

    Bu noktada belirtmemiz gerekir ki, Ticaret Sicil Müdürlüğü burada kanun gereği zorunlu hasım olduğu için davanın kabulü halinde aleyhine mahkeme masrafı ve vekalet ücretine hükmedilmemektedir. Bu hususta verilmiş bir içtihat şu şekildedir:
    “Dava, ticaret sicilinden terkin edilen kooperatifin tüzel kişiliğinin yeniden ihyası istemine ilişkindir.Tüzel kişiliğin kazanılmasının ticaret siciline tescil ile mümkün olmasına göre Ticaret Sicil Memurluğu tüzel kişiliğin ihyasına ilişkin davalarda yasal hasım konumunda bulunmaktadır.Bu itibarla, davanın açılmasına sebebiyet vermeyip de davanın niteliği gereği kendisine husumet düşen sicil memurluğunun davanın kabulüne karar verilmesi halinde yargılama giderleri ve vekalet ücretinden sorumlu tutulması usul ve yasaya aykırı bulunduğundan hükmün bu yönden davalı sicil memurluğu yararına bozulması gerekirse de yapılan bu yanlışlığın giderilmesi yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden hükmün anılan yönden HUMK'nun 438/7.maddesi uyarınca düzeltilerek onanması gerekmiştir.” (Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 2005/13309 E. 2007/837 K. sayılı 25.01.2007 tarihli ilamı).

    İhya davasında, maddi vakıaya dair gerekçeleri ve delilleri değerlendiren Mahkeme, davayı haklı görmesi halinde şirketin ihyasına karar verecektir.

    Bu durumda firma tekrar Ticaret Sicil Müdürlüğü’ne tescil edilerek tüzel kişiliği kazanacaktır.

    Peki ihya davası sonrası durum ne olacaktır? Tasfiye öncesindeki gibi, firma ticari faaliyetlerine devam edebilecek midir? Bu soruya olumsuz yanıt vermek durumundayız. Zira şirketin ihyasından sonra yalnızca Mahkeme kararında belirtilen ihya sebepleri ile ilgili işlemler yapılabilecektir.
    İhya sebeplerinin neticelenmesi akabinde, şirket tekrar ticaret sicilinden silinecektir
  • Boşanma davalarında sıkça karşılaşılan durumlardan biri, tanık ifadelerinin Mahkemece ne şekilde değerlendirileceğidir. Çoğu zaman yaşanan olayların şahidinin, taraflardan birinin yakın akrabaları olduğu görülmektedir. Hayatın olağan akışına göre bu son derece normaldir, zira çoğu zaman evli çiftlerin arasındaki tartışmalar aile çevresinde cereyan etmektedir. Ancak uygulamada, akrabaların yakınlık derecesini dikkate alan Mahkemenin, bu beyanlara itibar etmediği durumlar da olmaktadır.

    Yargıtay’ın geçtiğimiz ay verdiği bir karar, bu konuda izlenmesi gereken yolu şüpheye mahal bırakmayacak şekilde göstermektedir. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2015/20439 E. 2016/13818 K. sayılı 17.10.2016 tarihli içtihadında, ilke olarak aksine ciddi ve inandırıcı delil ve olaylar bulunmadıkça asıl olan tanıkların gerçeği söylemiş olduğunun kabul edilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Şöyle ki;

    “Aksine ciddi ve inandırıcı delil ve olaylar bulunmadıkça asıl olan tanıkların gerçeği söylemiş olmalarıdır. (HMK m. 255) Akrabalık veya diğer bir yakınlık başlı başına tanık beyanını değerden düşürücü bir sebep sayılamaz. Dosyada tanıkların olmamışı olmuş gibi ifade ettiklerini kabule yeterli delil ve olgu da yoktur. O halde davalı-karşı davacı kadının eşine ‘şerefsiz, hayvan oğlu hayvan, erkeklik mi bu’ diyerek hakaret ettiği, ‘biz aşiretiz seni öldürürüm’ diyerek tehdit ettiğine dair ve olaylara çok yakın tanık sözlearine değer verilerek isteğin kabulü gerekirken bu yön gözönünde tutulmadan yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve kanuna aykırıdır.” (Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2015/20439 E. 2016/13818 K. sayılı 17.10.2016 tarihli içtihadı.)

    Bu içtihat, boşanma davalarında Mahkemelerin tanık beyanlarına yaklaşımında izlenmesi gereken ilkeleri göstermesi bakımından oldukça önemlidir. Akraba ve hısım tanıklarının beyanları, aksi yönde deliller ve olgular mevcut olmadığında, değerden düşmeksizin itibar edilecektir.

  • Cinsiyet değişikliğine izin davasında, görevli ve yetkili mahkeme, son Yargıtay ve Bölge Adliye Mahkemesi kararıları ışığında kişinin ikamet ettiği mahallin Asliye Hukuk Mahkemesidir. Cinsiyet değişikliğine izin davası da niteliği itibariyle bir nüfus davası olup, 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanununun 36. maddesinin 1/a bendinde, nüfus kayıtlarına ilişkin düzeltme davalarının düzeltmeyi isteyen şahısların yerleşim yeri adresinin bulunduğu yerdeki görevli Asliye Hukuk Mahkemesinde açılacağı hükme bağlanmıştır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 25/12/2013 gün ve 2013/18-464 E. - 2013/1698 K. sayılı ilamına da atıf yapan Yargıtay 20. Hukuk Dairesi’nin 2016/6168 E. 2016/77863 K. sayılı 19/09/2016 tarihli kararı ile İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi’nin 2016/13 E. 2016/24 K. sayılı 07/12/2016 tarihli ilamı da cinsiyet değişikliğine izin davasında görevli ve yetkili mahkemenin, cinsiyet değişikliği talep eden kişinin ikamet ettiği yerdeki Asliye Hukuk Mahkemesi olduğu yönündedir.

  • Türk Medeni Kanunu m. 40 hükmünde yer alan "...ve üreme yeteneğinden sürekli biçimde yoksun bulunduğunu..." ibaresi, Anayasa Mahkemesi'nin 20/03/2018 tarih ve 30366 sayılı Resmi Gazete’de neşredilen, 29/11/2017 tarihli, 2017/130 E. ve 2017/165 K. sayılı kararı ile iptal edilmiştir. Daha önceleri, cinsiyet değişikliğine izin öncesinde üreme yeteneğinden sürekli yoksun kalınması için kısırlaştırma ameliyatı olunup, Mahkemece izin verildiğinde cinsiyet değiştirme ameliyatı olunmaktaydı. Oysa ki, üreme yeteneği bulunan transseksüel bireyin, tıbbi yöntemlere uygun şekilde cinsiyet değiştirme ameliyatı olması halinde, bu ameliyatın doğal sonucu olarak üreme yeteneğinden sürekli şekilde yoksun kalınacaktır. Dolayısıyla son düzenleme temelinde, üreme yeteneğinden sürekli yoksun kalınması şartı kalktığı için süreç sonunda sadece cinsiyet değiştirme ameliyatı olunmaktadır.

  • Mahkemece verilen izin kararına dayalı olarak cinsiyet değiştirme ameliyatı olunması halinde, cinsiyet hanesinin ve tercihe göre çoğu zaman da ismin değişmesi gerekmektedir. Yasal mevzuat uyarınca, nüfusta cinsiyet ve isim hanelerinin değişikliği de bir nüfus davası olduğundan, ancak dava açılarak yapılacak yargılama neticesine göre nüfusta cinsiyet ve isim değişikliği yapılmaktadır.

  • Nüfusta cinsiyet ve isim değiştirme davası da niteliği itibariyle bir nüfus davası olduğundan, davanın 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu m. 36/1/a hükmü uyarınca, nüfus kayıtlarına ilişkin düzeltme davalarının düzeltmeyi isteyen kişilerin yerleşim yeri adresinin bulunduğu mahallin bağlı olduğu adliyedeki Asliye Hukuk Mahkemesinde açılması gerekmektedir.

BİZE ULAŞIN

Bizimle görüşmek istediğiniz hukuki konular hakkında iletişime geçebilirsiniz.

AVUKAT TOLGA ERSOY

Hobyar Mh. Ankara Cd. No:31
Hoşağası İşhanı Kat:2 No:307
Sirkeci-Fatih/İSTANBUL
HUKUK BÜROSU

İstanbul'da olan Avukat Tolga Ersoy Hukuk Bürosu tüzel kişiliklere ve şahıslara hukuki hizmet vermektedir. Ağırlıklı olarak Ceza Hukuku alanında Ağır Ceza Avukatı olarak çalışmakta birlikte, Aile Hukuku ve Tazminat Hukuku başta olmak üzere hukukun birçok alanlarında Avukatlık hizmeti sunmaktadır.

SOSYAL MEDYA

Avukat Tolga Ersoy'u Takip Edebilirsiniz.