• Ülkemizde “azınlık vakfı” ibaresinin temelinde, Lozan Antlaşması ile yapılmış azınlık tanımı yer almaktadır. Antlaşma çerçevesinde “azınlık” olarak tanımlanan kesimler Rum, Ermeni ve Musevilerden oluşan gayrımüslimlerdir. Keza, Antlaşma uyarınca gayrımüslim azınlıklar da tüm vatandaşların istifade ettiği siyasal ve medeni haklardan istifade edebilmektedir.

    Bu çerçevede, azınlığa mensup gerçek kişilerin menkul ve gayrımenkul mülk edinmesinde bir sorun olmamasına rağmen, uygulamada azınlık vakıfları ile azınlık vatandaşların kurdukları hükmi şahısların gayrımenkul mal edinmesinde sorunlar yaşandığı görülmektedir.

    Cumhuriyet öncesi dönemde, azınlıklar muayyen bir statüye sahipti. Padişah fermanları temelinde, azınlık ibadethanelerinin bakımı, muhafazası ile dini mekteplerin muhafazası ve yaşatılması sebebiyle kurmuş oldukları vakıflar bulunmaktadır. Ancak bu vakıfların tüzel kişilik kazanmaları 1912 yılı sonrasında gerçekleşmiştir. Azınlık vakıfları, tüzel kişiliğin teşekkül etmediği dönemde vakıf mülklerini “nam-ı müstear “ olarak ifade olunan gerçek kişiler yahut nam-ı mevhum olarak ifade olunan ve artık mevcut olmayan tarihsel ve dinsel şahsiyetler adına kayıtlı vakıflardır. (Bir misal vermek gerekirse, bir vakfın Hazret-i Meryem adına kayıtlı olarak görülmesi ama hakikatte Ermeni Vakfı ve Kilisesi'ne ait olması türünden uygulamalardır.)

    “Eşhâs-ı Hükmiyenin Emvali Gayrimenkule ye Tasarruflarına Dair Kanunu Muvakkat” ile tüzel kişilerinin mal edinmesi mümkün kılınmış ve 1912 yılında çıkartılan “Eşhas-ı Hükmiyenin Emvali Gayrimenkuleye Tasarrufu Hakkında Kanun” ile vakıflar tüzel kişilik kazanmışlardır.

    İşbu kanunun geçici fıkra hükmünde, Türk hayır kurumları tarafından şimdiye kadar “namı müstear ile tasarruf oluna gelen taşınmazların Kanun’un yayımından başlayarak altı ay içinde başvurmaları halinde, kurumlar adına tescil edileceği, altı ay içinde tapuya başvurmayan veya davayı gerektiren bir hal var olmasına rağmen davaya konu yapılmayan yerler hakkında, bundan sonra kurumlara ait olduğu yolundaki iddiaların dinlenemeyeceğine hükmedilmiştir.

    Cumhuriyet öncesi uygulama bağlamında, bu sürenin hak düşürücü süre olduğu göz önüne alındığında, sürenin kaçırılmasından kaynaklı sıkıntılar yaşandığı bilinmektedir.
    Cumhuriyet döneminde bu alanda düzenleyici temel yasa, 2762 sayılı 5/6/1935 kabul tarihli, 13/6/1935 ve 3027 sayılı Resmi Gazete’de neşredilen (Tertip: 3 Cilt: 16 Sayfa: 586) Vakıfları Kanunu’dur. İşbu Kanun, azınlık vakıflarının gayrımenkul edinmelerini yasaklayan bir hükmü haiz olmadığı gibi, m. 44 hükmü ile azınlık vakıflarının tasarrufunda bulunan gayrımenkullerin bu vakıflar adına tesciline hükmedildiği de görülmektedir. Madde hükmü şu şekildedir:

    “Bu kanunun neşri tarihinden en az on beş yıl evvelinden beri vakıf olarak tasarruf edildikleri vergi kayıtları icar kontratları ve eşhası hükmiyenin gayri menkule tasarruflarına dair olan 16 Şubat 1328 tarihli kanunun neşrinden sonra tapuya verilmiş defterler ve müesseselerin hesap defterleri ve buna benzer vesikalarla anlaşılacak olan yerler o suretle vakıf kütüğüne kaydolunurlar. Bu kayıt vakıflar idaresinin istemesi üzerine tapuca o gayri menkullerin kayıtlarına işaret ve keyfiyet münasip vasıtalarla ilan olunur. İlan tarihinden itibaren iki yıl içinde dava yolu ile bir güna itiraz olunmadığı takdirde o malların vakıf olarak kati tescilleri yapılır,ve tapuları verilir. Tapu kayıtlarına işaret edilecek gayri menkullere ait davalarda vakıflar idaresi ve varsa mütevelli de birlikte hasım olur. Bundan başka,vakıflar idaresinin 1515 sayılı kanun hükümlerinden istifade hakkı mahfuzdur.” (2762 sayılı Vakıflar Kanunu, m. 44.)

    İşbu Kanun’un geçici 1. madde hükmü ile ülkemizde mevcut tüm vakıfların sahip oldukları malları, gelirleri, giderleri ve vakıfları ile ilgili diğer hususları bildirme yükümlülüğü getirilmiştir. Şöyle ki;

    “Geçici Madde 1 - (2762 sayılı Kanunun kendi numarasız Muvakkat maddesi olup, teselsül için numaralandırılmıştır.)

    A - Şimdiye kadar vakıflar idaresine hesap vermemiş olan bütün mütevelliler veya mütevelli heyetleri bu kanunun hükümleri yürümeğe başladığı günden itibaren üç ay içinde idare ettikleri vakıfların mahiyetlerini,varidat membalarını ve bunların sarf ve tahsis mahallerini,geçmiş son senenin varidat ve masraflarının miktar ve nevilerinin ve mütevelliliği hangi selahiyetli merciin intihap veya kararına müsteniden ve hangi tarihten beri yaptıklarını gösterir bir beyanname tanzimine ve mensup oldukları vakıflar dairesine vermeğe mecburdurlar.

    B - Yukarki fıkra mucibince beyanname vermiş olan mütevellilere bir makbuz ilmühaberi verilir. Bu ilmühaberi hamil olan kimseler bu kanun dairesinde vakıflarının idaresine devam ederler.

    C - Birinci fıkrada yazılı müddet içinde beyanname vermemiş olanlar vakıflarında tasarruf edemezler. Gecikme haklı bir sebebe müstenit değilse veya verdikleri beyanname hakikate uygun bulunmazsa mütevellilikten derhal azlolunurlar.

    Ç - Vakıflar idaresine verilecek beyannamelerin verildikleri tarihten itibaren, altı ay içinde tetkik ve tasdiki mecburidir. Bu müddet içinde tasdik edilmediği takdirde yalnız mukannen masraflar tasdik edilmiş sayılır.

    D - Beyannameler muhteviyatının vesika ve teamüllere müstenit olması ve bu vesika veya teamüllerin bu kanunun neşrinden evvel mevcut ve merî`i bulunması şarttır.

    E - Bu kanun hükümleri yürümeğe başladığı zaman mevcut olan ferilerden gayri mütevellilerle Vakıflar Umum Müdürlüğünce mütevellisi olmadığından veya mütevellisi mevcut olduğu halde vakfı bizzat idare edemediklerinden dolayı idare kendilerine tevdi edilmiş olan kaymakamlar şimdiye kadar olduğu gibi vakıfları idareye devam ederler. Azil veya her hangi bir suretle inhilal vukuunda bu kanun hükümleri tatbik olunur.” (2762 sayılı Vakıflar Kanunu, Geçici madde 1.)
    Tatbikatta “1936 Beyannamesi” olarak tanımlanan işbu beyanlar, Yargıtay tarafından vakıf senedi olarak kabul edilmiştir. Bu listede azınlık vakıflarının sahip oldukları gayrımenkullerin sayıları ve adresleri bulunmaktadır.

    Bu yasal düzenleme ile azınlık vakıflarının mevcut mal varlıklarının tapuya tescil ettirilmesi amaçlanmıştır. Vakıflar Genel Müdürlüğü, 2762 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 1936 yılında 6 ay süre vererek, m. 44 hükmünde belirtilen belgelere dayalı olarak beyanname doldurmasını talep etmiştir. İşbu beyannameler bir bakıma cemaat vakıflarının vakfiyesi addolunmuştur. Verilen beyannamelerde gösterilen mallar vakfın mal varlığı olarak kabul edilmiştir. Cumhuriyet öncesi dönemde nam-ı müstear veya nam-ı mevhumlar adına kayıtlı bulunan taşınmazların azınlık vakıfları adına tescili yönünde teşebbüsler başlamıştır.

    Vakıflar Kanunu’nun getirmiş olduğu mal edinme serbesiti temelinde, azınlık vakıfları yeni mallar da edinmişlerdir. Mahkemeye intikal eden ihtilaflarda, Yargıtay ve Danıştay da 1974 yılına kadar azınlık vakıflarının gayrımenkul edinebileceği yönünde içtihat oluşturmuştu.

    1974 yılında Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nca içtihat değişikliğine gidilmesi, bir dönüm noktası olmuştur. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 1971/2-820 E., 1974/505 K. sayılı 08.05.1974 tarihli kararında, azınlık vakıflarının yeni gayrımenkul edinmelerinin önü kapatılmıştır. İşbu kararda, bir vakfın vakıfnamesinde mal edinme için açıklık olmayan hallerde vakıf tüzel kişiliğinin mal edinemeyeceği, beyannamelerinde bağış kabul edecekleri yolunda açıklık olmayan azınlık vakıflarının da gerek doğrudan doğruya, gerekse vasiyet yolu ile taşınmaz iktisap edemeyeceği, çünkü vasiyeti kabulün, yararına vasiyet yapılana ait bir hak olduğu, oysa vakfeden vakıfnamesinde izin vermedikçe onun iradesi dışına çıkılıp mal kabul olunamayacağına hükmedilmiştir.

    İşbu içtihat sonrasında, azınlık vakıflarının tasarrufunda bulunup da 1936 yılında verdikleri beyannamelerinde yer almayan taşınmazları edinmelerinin yahut 1936 Beyannamesi’nde “taşınmaz edinebileceğine ya da bağış kabul edebileceğine” ilişkin hüküm bulunmayan vakıfların taşınmaz edinmelerinin mümkün olmadığının kabulü neticesinde, bu yönde bir uygulama gelişmiştir.

    Vakıflar Genel Müdürlüğü ya da Hazine tarafından, 1936 Beyannamesi’nde “vakfın taşınmaz edinebileceğine ya da bağış kabul edebileceğine” dair bir hüküm bulunmayan vakıfların edindikleri taşınmazların tapularının iptali için tapu iptali davaları açılmıştır. Tüm bu davalarda, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 1971/2-820 E., 1974/505 K. sayılı 08.05.1974 tarihli kararı gerekçe gösterilmiştir.

    1936 yılında çıkarılan Vakıflar Kanunu’nda azınlık vakıflarının taşınmaz edinmelerine ilişkin herhangi bir sınırlama bulunmamasına karşın, zikredilen içtihat temelinde, azınlık vakıflarının 1936 yılında verdikleri beyannamelerde yer almayan gayrımenkulleri edinmeleri mümkün olmamıştır. 1936 yılından oldukça uzun bir süre sonra, azınlık vakıflarının Vakıflar Kanunu’na ve Lozan Antlaşması’na uygun şekilde iktisap ettikleri gayrımenkullerin mülkiyeti vakıflardan alınmıştır.

    Azınlık vakıflarınca iktisap edilen gayrımenkuller, bağış, vasiyet ve satın alma gibi tasarrufi işlemlerle edinilmişti. 1936 ile 1974 arası dönemde bu şekilde iktisap edilen gayrımenkullerin bir kısmı eski maliklerine iade olunmuş, bir kısmı da Hazine, Vakıflar Genel Müdürlüğü veya üçüncü şahıslara geçmiştir.

    27 Ağustos 2011 tarih ve 28038 sayılı Resmi Gazete’de neşrolunan “Gıda, Tarım Ve Hayvancılık Bakanlığının Teşkilat Ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname İle Bazı Kanun Ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararname”nin m. 17 ile 5737 s. Kanun’a eklenen geçici m. 11 hükmü ile azınlık vakıflarına ait malların iadesini öngörülmektedir.
    Şöyle ki
    MADDE 17 – 5737 sayılı Kanuna aşağıdaki geçici madde eklenmiştir.
    “GEÇİCİ MADDE 11 – Cemaat vakıflarının;

    a) 1936 Beyannamesinde kayıtlı olup malik hanesi açık olan taşınmazları,

    b) 1936 Beyannamesinde kayıtlı olup kamulaştırma, satış ve trampa dışındaki nedenlerle Hazine, Vakıflar Genel Müdürlüğü, belediye ve il özel idaresi adına kayıtlı taşınmazları,

    c) 1936 Beyannamesinde kayıtlı olup kamu kurumları adına tescilli olan mezarlıkları ve çeşmeleri,
    tapu kayıtlarındaki hak ve mükellefiyetleri ile birlikte bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren oniki ay içinde müracaat edilmesi halinde, Meclisin olumlu kararından sonra, ilgili tapu sicil müdürlüklerince cemaat vakıfları adına tescil edilir.

    Cemaat vakıfları tarafından satın alınmış veya cemaat vakıflarına vasiyet edildiği veya bağışlandığı halde, mal edinememe gerekçesiyle Hazine veya Genel Müdürlük adına tapuda kayıt edilen taşınmazlardan üçüncü şahıslar adına kayıtlı olanların Maliye Bakanlığınca tespit edilen rayiç değeri Hazine veya Genel Müdürlük tarafından ödenir.
    Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar yönetmelikle düzenlenir.”

    Bu düzenleme ile azınlık vakıflarının 1936’dan sonra edindikleri ve 1974’ten sonra Hazine’ye devredilen gayrimenkulleri geri verilmesinin önü açılmıştır. Ancak bu haktan yararlanmak için 12 aylık başvuru süresinin kaçırılmaması oldukça önemli bir husustur.
  • Bir şahsın eleştirisini konu edinen basın yoluyla yayınlanan yazılarda, kişilik haklarına tecavüz edilebilir. Genel olarak, eleştiride bulunmak, izin verilen ve hatta gerekli olan bir faaliyet olduğundan hukuka aykırı olması söz konusu değildir.

    Sınırlarını aşmış bir eleştiride dahi hukuka uygunluk sebepleri mevcut olabilir. Önemli olan, yapılan eleştirinin gereksiz yere kişilik haklarını ihlal etmemesidir. Yani, eleştiri esas itibariyle haklı veya meşru bir menfaat temelinde yapılmalıdır. Eleştiri, nesnellik içinde bir sonuca varmalıdır. Yalnızca hakaret edilmesi eleştiri addolunamaz.

    Hukuk doktrininde, yayın yoluyla hakaretlerin unsurlarına dair muhtelif görüşler bulunmaktaysa da, Yargıtay dört temel unsurun mevcudiyetini saptamıştır. Şöyle ki;
    “Bu bağlamda, gerek devamlılık kazanan yargısal kararlarda ve gerekse doktrinde ifade edilen görüşlerden hareketle, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen ilkelere göre; yayın yoluyla yapılan eylemin kişilik haklarına saldırı niteliğinde olup olmadığının saptanmasında, ‘gerçeğe uygunluk’, ‘kamusal ilgi ve toplumsal yarar’, ‘güncellik’ ve ‘şekle uygunluk’ unsurlarının bulunup bulunmadığının araştırılması zorunludur.” (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2012/4-1162 E. 2013/631 K. sayılı 8.5.2013 tarihli ilamı.)

    Oldukça yakın tarihli olan işbu içtihat ile çizilmiş olan sınırlar uygulamada nasıl ele alınacaktır? Basın özgürlüğünün tabi olacağı sınırlar, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2002/4-402 E. 2002/412 K. sayılı 15.5.2002 tarihli ilamında şu şekilde değerlendirilmiştir:

    “Basının, kamu görevi yaparken gözönünde tutulan amaç ile Kişilik haklarına verilen zarar arasında açık bir oransızlık varsa, objektiflikten ayrılıp, haber sınırını aşarak, genişletici ve yanlış yorumlarda bulunarak, gerçek dışı haber verilir, yersiz şekilde onur kırıcı sözler kullanılır, dürüstlük kuralına aykırı davranılır ve kişisel nedenlerle salt sansasyon yaratmak için yayın yapılırsa bu hukuka aykırı olur.” (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun   2002/4-402 E. 2002/412 K. sayılı 15.5.2002 tarihli ilamı.)
    İşbu içtihatta, gazetecinin görevinin yayınladığı olayın doğruluğunu ve gerçekliğini araştırması olduğu belirtilerek,  gazetecinin bir olayı doğru kabul edebilmesi için arayacağı desteklerin objektif yönden güven verici ve inandırıcı olmasının ölçüsü belirlenirken yayıncılığın özel cürümünün gözetilmesi gerektiği, yayınlanacak haber üçüncü kişilere ağır bir zarar verebilecekse, doğruluğun denetlenmesi görevinin, daha katı ölçütlere bağlanması gerektiği de belirtilmiştir.

    Yargıtay Ceza Genel Kurulu da, konuyu cezai boyutuyla ele alırken, Hukuk Genel Kurulunun vurguladığı ilkeleri vurgulamaktadır. Nitekim, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun  2009/9-190 E. 2009/253 K. sayılı 3.11.2009 t. ilamı ile eleştiri hak ve görevi kötüye kullanılmaması gerektiği belirtilmek suretiyle, basın özgürlüğünün de sınırları çizilmiştir:

    “Bir eylemin hukuk düzeni tarafından cezalandırılması ancak onu hukuka uygun kılan, diğer bir anlatımla hukuka aykırılığı ortadan kaldıran bir nedenin bulunmamasına bağlıdır. Bu kapsamda, basın yoluyla işlenen suçlarda hukuka uygunluk nedeni oluşturan haber verme ve eleştiri hakkı üzerinde de durulmasında yarar bulunmaktadır. Temelini Anayasa'nın 28 ve devamı maddelerinden alan haber verme ve eleştirme hakkının kabulü için, açıklama veya eleştiriye konu olan haberin gerçek ve güncel olması, açıklanmasında kamu ilgi ve yararının bulunması, açıklanış şekliyle konusu arasında düşünsel bir bağ bulunması gerekir. Düşünce özgürlüğü ve dolayısıyla eleştiri, demokratik toplumlarda vazgeçilmez bir haktır. Toplumun ilerlemesi ve yararı için zorunludur. İfade özgürlüğü sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız veya ilgilenilmeye değmez görülen haber ve düşünceler için değil, devletin veya nüfusun bir bölümünün aleyhinde olan, onları rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır. Bu demokratik toplum düzeninin ve çoğulculuğun gereğidir. Eleştiri de kaynağını bu özgürlükten alır, eleştirinin doğasından kaynaklanan sertlik suç oluşturmaz, eleştiri övgü olmadığına göre, sert, kırıcı ve incitici olması da doğaldır. Ancak, eleştiri hak ve görevi kötüye kullanılmamalı, yazıda küçültücü, incitici, abartılı sözlerden kaçınılmalıdır. Sayılan öğelerden birisinin olmaması halinde, haber verme ve eleştiri hakkından söz edilemeyecek, eylem hukuka aykırı olacaktır.” (Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun  2009/9-190 E. 2009/253 K. sayılı 3.11.2009 t. ilamı.)

    Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve Ceza Genel Kurulu’nun ilgili içtihatlarında ortak nokta, yayın yoluyla yapılan fiilin kişilik haklarına saldırı niteliğinde olup olmadığının saptanmasında belirlenen dört unsur olan ‘gerçeğe uygunluk’, ‘kamusal ilgi ve toplumsal yarar’, ‘güncellik’ ve ‘şekle uygunluk’ kriterlerinin mevcut olup olmadığının tetkik edilmesi zaruretidir. Bir şahsın kişilik haklarını ihlal eden bir haberde, bu unsurların mevcut olmaması halinde, hem cezai sorumluluk, hem de tazminat sorumluluğu doğacaktır.

BİZE ULAŞIN

Bizimle görüşmek istediğiniz hukuki konular hakkında iletişime geçebilirsiniz.

AVUKAT TOLGA ERSOY

Hobyar Mh. Ankara Cd. No:31
Hoşağası İşhanı Kat:2 No:307
Sirkeci-Fatih/İSTANBUL
HUKUK BÜROSU

İstanbul'da olan Avukat Tolga Ersoy Hukuk Bürosu tüzel kişiliklere ve şahıslara hukuki hizmet vermektedir. Ağırlıklı olarak Ceza Hukuku alanında Ağır Ceza Avukatı olarak çalışmakta birlikte, Aile Hukuku ve Tazminat Hukuku başta olmak üzere hukukun birçok alanlarında Avukatlık hizmeti sunmaktadır.

SOSYAL MEDYA

Avukat Tolga Ersoy'u Takip Edebilirsiniz.