• İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 12. Hukuk Dairesi’nin 2018/2509 E. 2018/1715 K. sayılı 27.12.2018 tarihli ilamı, ihya davaları alanında az ve sınırlı emsal bulunduğundan, içerdiği değerlendirmeler bakımından önem taşımaktadır.

    Yerel Mahkeme nezdinde açılan davada, davacı tarafça ihyası talep olunan limited şirketin tasfiye sonu genel kurul kararı ile tasfiye olduğu, bu hususun Sicilde tescil edildiğini, ancak firma aleyhine derdest maddi tazminat davası bulunduğunu, bu mahkemece ara karar ile ihya davası açmak üzere kendilerine yetki verildiğini beyanla davasını ikame etmiştir. Davalı Ticaret Sicili vekili ise, 6762 Sayılı Türk Ticaret Kanunu m.34 ve Ticaret Sicil Tüzüğü m.28 hükümleri çerçevesinde işlem yapıldığını beyanla, "..Sicil memuru tescil için aranılan kanuni şartların mevcut olup olmadığını tetkikle mükelleftir. Hükmi şahısların tescilinde, bilhassa şirket mukavelesinin, emredici hükümlere aykırı olup olmadığı ve kanunun mecburi kıldığı esasları ihtiva edip etmediği araştırılır. Tescil edilecek hususların hakikate uygun olması, üçüncü şahıslarda yanlış bir fikir yaratacak mahiyette bulunmaması ve âmme intizamına aykırı olmaması da şarttır." denilmek suretiyle; Türk Ticaret Kanunu m.34'te ifade edildiği, tasfiye memurunun iddia edilen eksik işlemlerini,Sicil Müdürlüğünün tespitinin mümkün olmadığını, tasfiye prosedürünün eksik bırakılmasının tasfiye memurun sorumluluğunu gerektirdiğini,açılan davanın Ticaret Sicil Müdürlüğü yönünden reddine karar verilmesini talep etmiş olduğu görülmektedir.

    Davalı tasfiye memuru ise, ihyası istenen şirketin davacı şirkete muaccel borcu bulunmadığını, davacı şirketin ihyası istenen şirket aleyhine tazminat davası açtığı,davacı şirketin ihyası istenen şirket aleyhine cari hesaptan kaynaklanan bir davanın söz konusu olmadığını, dolayısıyla davacının ihyası istenen şirket nezdinde kesinleşmiş bir alacağı bulunmadığından davacının işbu davayı açmakta hukuki yararı bulunmadığını, ihyası istenen şirketin tasfiye işlemlerinin usulüne uygun bir şekilde yapılarak şirketin ticaret sicilinden terkin edildiğini,ayrıca şirketin ihyasına karar verilecek ise yalnızca ihya sebebine ilişkin işlemlerin yapılabilmesi için ehliyet verilmesi gerektiğini beyanla davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.

    İlk Derece Mahkemesi ise, şirketin tasfiye işlemleri tam olarak sona ermediği için şirketin tüzel kişiliğinin tasfiye halinde yeniden ihyasına karar vermek gerektiği gerekçesiyle; davanın kabulüne ve ilgili limted şirketin sicil kaydının yeniden ihyasına, şirkete tasfiye memuru atanmasına, TTK'nun 547. Maddesi hükmü uyarınca kararın tescil ve ilanına karar verilmiştir. Karar davalı tasfiye memurunca, mahkemenin ihyasına karar verdiği şirketin tek tek hangi işlemleri yapabileceğini hüküm altına almadan karar tesis ettiği, oysa ki yerel mahkemenin ihya sebebine ilişkin işlemlerin yapılabilmesi için şirkete ehliyet vermesi gerektiği, ihyasına karar verilen şirketin, davacı şirkete muaccel bir borcu bulunmadığı, davacı şirketin, ihyasına karar verilen şirket aleyhine tazminat davası ikame ettiği, cari hesaptan kaynaklanan bir davasının söz konusu olmadığı, davacıya borcunun da bulunmadığı gerekçeleriyle istinaf başvurusunda bulunmuştur.

    İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 12. Hukuk Dairesi’nin gerekçesinde, Türk Ticaret Kanunu’nun 547 maddesinde tasfiyenin kapanmasından sonra ek tasfiye işlemlerinin yapılmasının zorunlu olduğu anlaşılırsa, son tasfiye memurlarının, yönetim kurulu üyelerinin, pay sahibi veya alacaklıların, şirket merkezinin bulunduğu yerde ki asliye ticaret mahkemesinden bu ek işlemler tamamlanıncaya kadar şirketin yeniden tescilini isteyebilecekleri, mahkemenin istemin yerinde olduğuna kanaat getirirse ek tasfiye için yeniden tesciline ve bu işlemleri yapmaları için tasfiye memuru atayacağı düzenlenmiş olduğuna atıfla, dosya arasına celbedilen ticaret sicil kaydının incelenmesinde şirketin tasfiyenin tamamlanarak sicilden terkin edildiği anlaşılmakta ise de; davacı tarafından tasfiye sürecinden evvel şirket aleyhinde maddi-manevi tazminat davası açıldığı ve davanın derdest olduğu, işbu davanın sonucu beklendiği için ihya talebinde hukuki yarar bulunduğu belirtilerek, tüm dosya kapsamından; Türk Ticaret Kanunu’nun 547. maddesi gereğince tasfiyenin kapanmasından sonra ek tasfiye işlemlerinin yapılmasının zorunlu olduğu, cari hesaptan kaynaklanan bir dava söz konusu olmadığından hukuki yarar olmadığı savunmasının dinlenebilir olmadığı, tasfiye sonunun kapatılmasından evvel mevcut dava nedeniyle ihya istemekte hukuki yararı bulunduğu,tüzel kişiliğin sona erdiğinin kabul edilemeyeceği esasen davalı tasfiye memuru vekilinin ihyaya ilişkin istinaf sebebleri yerinde değil ise de ek tasfiyenin derdest dava ile sınırlı olarak yapılması gerektiğine ilişkin ileri sürülen sebeb yerinde görüldüğünden hükmün kaldırılarak , ihya işlemlerinin derdest dosya ile sınırlı olacak şekilde karar verilmesi gerekirken mahkemece bu hususta karar verilmediği anlaşılmakla davalı tasfiye memuru vekilinin istinaf başvurusunun kısmen kabulüne karar verilmiştir.

    İşbu istinaf ilamındaki en incelikli nokta, ihya için gerekçe gösterilen tazminat davasının şirket tasfiyesinden önce ikame edilmiş olmasıdır.

    Şayet tazminat davası şirketin tasfiyesinin tamamlanmış olmasından sonra ikame edilseydi, ihya talebinin kabulü mümkün olmayacaktı.

    İstinaf ilamındaki diğer önemli husus ise, sadece ilgili tazminat davası ile sınırlı olacak şekilde bir ihya kararı verilmiş olmasıdır. Yani şirketin genel bir ihyası değil, sadece bu dava ile ilgili olarak sınırlı şekilde ihyası söz konusu olacaktır.
  • Bir şahsın eleştirisini konu edinen basın yoluyla yayınlanan yazılarda, kişilik haklarına tecavüz edilebilir. Genel olarak, eleştiride bulunmak, izin verilen ve hatta gerekli olan bir faaliyet olduğundan hukuka aykırı olması söz konusu değildir.

    Sınırlarını aşmış bir eleştiride dahi hukuka uygunluk sebepleri mevcut olabilir. Önemli olan, yapılan eleştirinin gereksiz yere kişilik haklarını ihlal etmemesidir. Yani, eleştiri esas itibariyle haklı veya meşru bir menfaat temelinde yapılmalıdır. Eleştiri, nesnellik içinde bir sonuca varmalıdır. Yalnızca hakaret edilmesi eleştiri addolunamaz.

    Hukuk doktrininde, yayın yoluyla hakaretlerin unsurlarına dair muhtelif görüşler bulunmaktaysa da, Yargıtay dört temel unsurun mevcudiyetini saptamıştır. Şöyle ki;
    “Bu bağlamda, gerek devamlılık kazanan yargısal kararlarda ve gerekse doktrinde ifade edilen görüşlerden hareketle, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen ilkelere göre; yayın yoluyla yapılan eylemin kişilik haklarına saldırı niteliğinde olup olmadığının saptanmasında, ‘gerçeğe uygunluk’, ‘kamusal ilgi ve toplumsal yarar’, ‘güncellik’ ve ‘şekle uygunluk’ unsurlarının bulunup bulunmadığının araştırılması zorunludur.” (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2012/4-1162 E. 2013/631 K. sayılı 8.5.2013 tarihli ilamı.)

    Oldukça yakın tarihli olan işbu içtihat ile çizilmiş olan sınırlar uygulamada nasıl ele alınacaktır? Basın özgürlüğünün tabi olacağı sınırlar, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2002/4-402 E. 2002/412 K. sayılı 15.5.2002 tarihli ilamında şu şekilde değerlendirilmiştir:

    “Basının, kamu görevi yaparken gözönünde tutulan amaç ile Kişilik haklarına verilen zarar arasında açık bir oransızlık varsa, objektiflikten ayrılıp, haber sınırını aşarak, genişletici ve yanlış yorumlarda bulunarak, gerçek dışı haber verilir, yersiz şekilde onur kırıcı sözler kullanılır, dürüstlük kuralına aykırı davranılır ve kişisel nedenlerle salt sansasyon yaratmak için yayın yapılırsa bu hukuka aykırı olur.” (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun   2002/4-402 E. 2002/412 K. sayılı 15.5.2002 tarihli ilamı.)
    İşbu içtihatta, gazetecinin görevinin yayınladığı olayın doğruluğunu ve gerçekliğini araştırması olduğu belirtilerek,  gazetecinin bir olayı doğru kabul edebilmesi için arayacağı desteklerin objektif yönden güven verici ve inandırıcı olmasının ölçüsü belirlenirken yayıncılığın özel cürümünün gözetilmesi gerektiği, yayınlanacak haber üçüncü kişilere ağır bir zarar verebilecekse, doğruluğun denetlenmesi görevinin, daha katı ölçütlere bağlanması gerektiği de belirtilmiştir.

    Yargıtay Ceza Genel Kurulu da, konuyu cezai boyutuyla ele alırken, Hukuk Genel Kurulunun vurguladığı ilkeleri vurgulamaktadır. Nitekim, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun  2009/9-190 E. 2009/253 K. sayılı 3.11.2009 t. ilamı ile eleştiri hak ve görevi kötüye kullanılmaması gerektiği belirtilmek suretiyle, basın özgürlüğünün de sınırları çizilmiştir:

    “Bir eylemin hukuk düzeni tarafından cezalandırılması ancak onu hukuka uygun kılan, diğer bir anlatımla hukuka aykırılığı ortadan kaldıran bir nedenin bulunmamasına bağlıdır. Bu kapsamda, basın yoluyla işlenen suçlarda hukuka uygunluk nedeni oluşturan haber verme ve eleştiri hakkı üzerinde de durulmasında yarar bulunmaktadır. Temelini Anayasa'nın 28 ve devamı maddelerinden alan haber verme ve eleştirme hakkının kabulü için, açıklama veya eleştiriye konu olan haberin gerçek ve güncel olması, açıklanmasında kamu ilgi ve yararının bulunması, açıklanış şekliyle konusu arasında düşünsel bir bağ bulunması gerekir. Düşünce özgürlüğü ve dolayısıyla eleştiri, demokratik toplumlarda vazgeçilmez bir haktır. Toplumun ilerlemesi ve yararı için zorunludur. İfade özgürlüğü sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız veya ilgilenilmeye değmez görülen haber ve düşünceler için değil, devletin veya nüfusun bir bölümünün aleyhinde olan, onları rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır. Bu demokratik toplum düzeninin ve çoğulculuğun gereğidir. Eleştiri de kaynağını bu özgürlükten alır, eleştirinin doğasından kaynaklanan sertlik suç oluşturmaz, eleştiri övgü olmadığına göre, sert, kırıcı ve incitici olması da doğaldır. Ancak, eleştiri hak ve görevi kötüye kullanılmamalı, yazıda küçültücü, incitici, abartılı sözlerden kaçınılmalıdır. Sayılan öğelerden birisinin olmaması halinde, haber verme ve eleştiri hakkından söz edilemeyecek, eylem hukuka aykırı olacaktır.” (Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun  2009/9-190 E. 2009/253 K. sayılı 3.11.2009 t. ilamı.)

    Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve Ceza Genel Kurulu’nun ilgili içtihatlarında ortak nokta, yayın yoluyla yapılan fiilin kişilik haklarına saldırı niteliğinde olup olmadığının saptanmasında belirlenen dört unsur olan ‘gerçeğe uygunluk’, ‘kamusal ilgi ve toplumsal yarar’, ‘güncellik’ ve ‘şekle uygunluk’ kriterlerinin mevcut olup olmadığının tetkik edilmesi zaruretidir. Bir şahsın kişilik haklarını ihlal eden bir haberde, bu unsurların mevcut olmaması halinde, hem cezai sorumluluk, hem de tazminat sorumluluğu doğacaktır.

BİZE ULAŞIN

Bizimle görüşmek istediğiniz hukuki konular hakkında iletişime geçebilirsiniz.

AVUKAT TOLGA ERSOY

Hobyar Mh. Ankara Cd. No:31
Hoşağası İşhanı Kat:2 No:307
Sirkeci-Fatih/İSTANBUL
HUKUK BÜROSU

İstanbul'da olan Avukat Tolga Ersoy Hukuk Bürosu tüzel kişiliklere ve şahıslara hukuki hizmet vermektedir. Ağırlıklı olarak Ceza Hukuku alanında Ağır Ceza Avukatı olarak çalışmakta birlikte, Aile Hukuku ve Tazminat Hukuku başta olmak üzere hukukun birçok alanlarında Avukatlık hizmeti sunmaktadır.

SOSYAL MEDYA

Avukat Tolga Ersoy'u Takip Edebilirsiniz.