Sağlık İş Hukuku
Sağlık iş hukukunda, sağlık çalışanlarının memur veya işçi statüsüne göre değişen haklarının, ağır çalışma koşulları, iş sağlığı ve güvenliği eksiklikleri ile meslek hastalığı süreçlerindeki uygulama sorunları sebebiyle ekseriyetle ihlal edildiği yönündeki tespitlerin tanımına yer veren kapsamlı bir değerlendirmedir.
Sağlık sektörü çalışanları, genel olarak İş Kanunu'na tabi olmakla birlikte, sağlık mevzuatında yer alan özel düzenlemelere de tabidirler. Örneğin, radyoloji gibi bazı birimlerde fazla mesai uygulamaları, çalışanların sağlığı göz önünde bulundurularak yasal düzenlemelerle sınırlandırılmıştır. Ayrıca, sağlık personeli, bulaşıcı hastalıklara maruz kalma riski yüksek olduğundan, meslek hastalığına yakalanma olasılığı diğer sektörlere göre daha fazladır. Bu nedenle, sağlık iş hukuku alanında karşılaşılan hukuki meselelerin çözümünde, genel iş hukuku bilgisinin yanı sıra sağlık mevzuatının özel düzenlemelerine de hâkim olunması büyük önem taşır.
Sağlık personelinin karşılaştığı hukuki sorunların tetkik edilmesi, yalnızca İş Kanunu çerçevesinde yürütülen klasik bir değerlendirmeyle sınırlı tutulamaz; zira sağlık alanının tabi olduğu özel mevzuat, çalışanların hak ve yükümlülüklerini diğer sektörlerden bilâkis farklı bir mâhiyete kavuşturur. Özellikle bulaşıcı hastalık riski, radyasyon maruziyeti, nöbet süreleri ve vardiya düzeni gibi konularda yasa ile getirilen müteaddiden koruma tedbirleri, işçilerin hem mesleki hem de kişisel hakları bakımından ilâve güvenceler sağlar. Bu bağlamda, işverenin iş sağlığı ve güvenliği yönünden sorumlulukları genişler ve “önleme” mefhûmu, sağlık sektöründe daha yüksek bir standartla telâkki edilir.
Bu hukuki çerçeve içinde sağlık çalışanlarının durumunu incelerken, memur statüsündeki personel ile İş Kanunu’na tabi çalışanların birbirinden ayrılması izahattan varestedir. Memurlar, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu mucibince kamu personel hukuku kapsamındaki kurallara tâbidir; disiplin hükümleri, görev tanımı, idari soruşturma süreçleri ve görevden uzaklaştırma müessesesi tamamen farklı bir mevzuat sistematiği içinde şekillenir. Halbuki işçi statüsündeki sağlık personeli açısından iş güvencesi, feshe karşı korunma, fazla çalışma ücretleri ve iş kazası hükümleri ekseriyetle İş Kanunu'ndaki normlara dayanır. Bu iki statünün aynı kurumda yan yana çalışmasına rağmen farklı hukuki koruma düzeylerine sahip olması, uygulamada pek çok ihtilafa imkân verebilmektedir.
İş sağlığı ve güvenliği yönünden yapılan değerlendirmelerde, sağlık kurumlarının taşıdığı risk faktörlerinin yüksekliği sebebiyle işverenin yükümlülükleri daha ayrıntılı ve tafsilâtla düzenlenmiştir. Misal olarak, biyolojik risklere maruziyet hâlinde kişisel koruyucu donanım temini, sağlık taramalarının periyodik yapılması ve bulaşıcı hastalık protokollerine uyulması zorunludur. İşveren bu yükümlülükleri yerine getirmediği takdirde, hem idari yaptırımlar hem de tazminat sorumluluğu doğabilir. Netice itibarıyla, sağlık çalışanının meslek hastalığına yakalanması hâlinde sosyal güvenlik hukuku kapsamında sağlanan yardımların yanında, işveren aleyhine açılan maddi ve manevi tazminat davaları da müstakil bir ilâm niteliği taşır.
Sosyal güvenlik hukuku yönünden ise sağlık çalışanlarının karşı karşıya kaldığı hukuki sorunların başında meslek hastalığı prosedürü gelmektedir. Meslek hastalığının kabulü için gerekli tıbbi raporlar, maruziyet kayıtları, işyeri ortam ölçümleri ve sağlık kurulu değerlendirmeleri binâen yürütülmekte olup, SGK tarafından yapılacak incelemeler müteaddiden detaya bağlıdır. Ancak uygulamada, özellikle biyolojik risklerden kaynaklanan hastalıklarda nedensellik bağının kurulması güçlüğü, çalışanların haklarını kullanmasını zorlaştırmakta ve adalet duygusunu zedelemektedir. Bu nedenle, sağlık çalışanlarının maruz kaldığı risklerin mahiyeti göz önüne alınarak daha esnek ve çalışan lehine yorum yöntemlerinin geliştirilmesi gerektiği mülâhaza edilmektedir.
Kamu personel hukuku açısından sağlık memurları ve hekimlerin durumu, idarenin geniş takdir yetkisi ile iş güvencesi arasındaki dengenin sağlanması bakımından ayrı bir önem arz eder. Disiplin cezaları, görevden uzaklaştırma, performansa dayalı değerlendirme ve rotasyon uygulamalarında idari işlemin sebep ve maksat unsurlarının hukuk devleti ilkesiyle uyumlu olması şarttır. Aksi hâlde, çalışanların hakları ihlal edilmiş olur ve işlem yargı denetiminde iptal edilebilir. Bu kapsamda idarenin, sağlık personelinin ağır çalışma koşulları sebebiyle doğan fiilleri değerlendirirken, mevzuata uygun objektif ölçütleri esas alması gerektiği izahtan varestedir.
Sağlık çalışanının işçi veya memur statüsünde olup olmadığı, uyuşmazlığın çözüm merciini de doğrudan belirler. İşçi statüsündeki personelin uyuşmazlıkları iş mahkemelerinde görülürken, memurların idari işlem kaynaklı ihtilafları idare mahkemelerinin görev alanına girer. Ancak her iki durumda da hedeflenen mefhûm, çalışanların hakları ile sağlık hizmetinin sürekliliği arasında adaletli bir denge kurmaktır. Sağlık iş hukukunun bu çok katmanlı yapısı bilhassa uygulamada dikkatle kavranmalı; her somut olay kendi mevzuat bütünlüğü içinde tetkik edilerek, çalışanların hakları yeterince korunmalı ve ileride doğabilecek uyuşmazlıkların önüne geçilebilmesi için kurumlar tarafından proaktif politikalar geliştirilmelidir.
Uygulamada en sık karşılaşılan sorunlardan biri, sağlık çalışanının işçi mi yoksa memur mu sayıldığına ilişkin tereddütlerden kaynaklanan görevli yargı merciinin belirlenmesi meselesidir. Aynı hastane bünyesinde hem 657 sayılı Kanun’a tabi memurlar hem de İş Kanunu kapsamındaki işçiler çalıştığından, fesih, disiplin, fazla çalışma veya mobbing gibi ihtilaflarda hangi yargı yoluna başvurulacağı konusunda karmaşık bir tablo ortaya çıkmaktadır. Bu durum, özellikle döner sermaye ek ödemeleri, nöbet ücretleri ve görevlendirme işlemlerinde idari işlem ile işveren işlemi arasındaki ayrımı güçleştirmekte, davaların görev yönünden reddine veya süre kayıplarına yol açmaktadır.
Bir diğer önemli sorun, sağlık sektörüne özgü iş sağlığı ve güvenliği yükümlülüklerinin gereği gibi yerine getirilmemesidir. Biyolojik risk, radyasyon, ağır çalışma temposu ve sürekli vardiya değişimi sebebiyle sağlık kuruluşlarında risk değerlendirmesi yapılması, koruyucu ekipman temini, düzenli sağlık gözetimi ve eğitim yükümlülükleri hayati önem taşır. Ancak pratikte bu yükümlülükler müteaddiden ihmal edilmekte; maruziyet kayıtları tutulmamakta, bulaşıcı hastalık sonrası yapılması gereken bildirimler gecikmekte ve meslek hastalığı başvuruları reddedilmektedir. Böylece çalışanlar hem sosyal güvenlik yönünden hak kayıpları yaşamakta hem de işverenin kusurunun tespitini zorlaştıran bir süreçle karşılaşmaktadır.
Ayrıca, sağlık çalışanlarının aşırı iş yükü, uzun nöbet süreleri ve personel eksikliği nedeniyle doğan sorunlar, iş ilişkilerinin sürdürülmesini güçleştirmektedir. Fazla çalışma ücretlerinin eksik ödenmesi, angarya niteliğinde görevlendirmeler, istirahat raporlarının fiilen engellenmesi, mobbing niteliği taşıyan yönetici tutumları ve performans baskısı, çalışma barışını olumsuz etkilemekte ve iş güvencesi bakımından ciddi zaaflar yaratmaktadır. Memur statüsündeki çalışanlarda disiplin tehdidi, işçi statüsündekilerde ise haklı nedenle fesih tartışmaları sıkça gündeme gelmekte; bu da sağlık hizmetinin sürekliliğini ve çalışanların psikolojik bütünlüğünü zedeleyen sonuçlar doğurmaktadır.

