Israrlı Takip Suçunun Türk Ceza Hukukundaki Normatif Konumu ve 6284 Sayılı Kanun ile Etkileşimi
Avukat Dr. Tolga Ersoy | Ceza Hukuku | 14 Eylül 2025
Israrlı takip, modern toplumlarda özellikle dijital teknolojilerin yaygınlaşmasıyla görünürlüğü artan ve bireyin temel haklarına yönelik çok boyutlu bir tehdit oluşturan bir şiddet biçimidir. Psikolojik baskı, gözetim, tehdit, özel hayatın ihlali ve sürekli rahatsız edilme gibi unsurların iç içe geçtiği bu davranış kalıbı, klasik ceza hukuku tipikliklerinin karşılayamadığı özgül bir zarar alanı yaratmaktadır. Bu nedenle israrlı takip, yalnızca bireysel bir huzursuzluk veya taciz pratiği olarak değil, kişisel özerkliği, günlük yaşam akışını ve güvenlik hissini doğrudan hedef alan sistematik bir şiddet davranışı olarak değerlendirilir. Nitekim Türkiye’de kadına yönelik şiddetin yapısal ve kronik nitelik kazanmasıyla birlikte israrlı takip, toplumsal şiddet pratikleri arasında ayrı bir kategori olarak tartışılmaya başlanmış; mağdurun fiziksel zarar görmesi gerekmeksizin sırf psikolojik baskı ve korku duyması bile hukuki müdahaleyi zorunlu kılan bir risk alanı olarak görülmüştür.
Bu gelişmeler doğrultusunda, Türk Ceza Kanunu’na 2022 yılında eklenen 123/A maddesi, kanun koyucunun israrlı takip davranışını müstakil bir suç tipi olarak düzenleme iradesinin somut tezahürüdür. Kanun gerekçesinde de vurgulandığı üzere, bu düzenleme ile amaçlanan, failin “ısrarlı” ve sistematik şekilde tekrarladığı takip davranışlarıyla mağdurda korku, kaygı ve güvensizlik yaratmasını cezai anlamda yaptırıma bağlamaktır. Böylece hukuki düzen, daha önce tehdit, hakaret, iletişimin engellenmesi veya kişilerin huzur ve sükûnunu bozma gibi tipiklikler arasında dağınık şekilde karşılanmaya çalışılan zarar türünü, tek bir norm altında bütüncül biçimde tanımlamıştır. Bu normatif dönüşüm, hem suçun tipikliğinin belirginleştirilmesini hem de mağdurun korunmasının güçlendirilmesini amaçlamaktadır.
Öte yandan israrlı takip suçunun cezai boyutunun anlaşılması, onu yalnızca TCK çerçevesinde değerlendirmekle sınırlı değildir. Zira Türkiye’de kadına yönelik şiddetle mücadele politikalarının temel unsurlarından biri olan 6284 sayılı Kanun, koruyucu ve önleyici tedbirleri merkeze alan bir yaklaşım benimsemekte; mağdurun fiziksel ve psikolojik bütünlüğünün cezai süreçten bağımsız olarak güvence altına alınmasını öngörmektedir. 6284 sayılı Kanun kapsamında verilen uzaklaştırma, iletişim yasağı, konut tahsisi gibi tedbirler, çoğu zaman israrlı takip eylemlerinin henüz suç aşamasına varmadan engellenmesini sağlamaktadır. Bu nedenle cezai norm ile koruyucu hukuk kurumu arasında işlevsel bir tamamlayıcılık ilişkisi bulunduğu söylenebilir.
Israrlı takip suçunun hukuki konusu, ilk bakışta mağdurun huzur ve sükûnunun korunması gibi görünse de, aslında bundan çok daha geniş bir değerler bütününü kapsar. Suç tipi, bireyin özel hayatın gizliliği, kişisel güvenliği, psikolojik bütünlüğü ve özgürce hareket edebilme serbestliği gibi birden fazla temel hakkını eş zamanlı olarak güvence altına almayı hedefler. Kanun koyucu, eylemin fiziksel bir saldırıya dönüşmesini beklemeksizin sırf tekrarlanan takip davranışlarının mağdurda yarattığı korku, endişe ve tehdit algısını cezai yaptırım için yeterli kabul ederek, kişisel güvenlik kavramını geniş bir koruma alanına kavuşturmuştur.
Bu bağlamda, suçun koruduğu hukuki değerlerden biri de bireyin özerkliğidir. Israrlı takip çoğu zaman mağdurun günlük yaşam rutinini, sosyal ilişkilerini, çalışma hayatını ve hatta temel hareket özgürlüğünü sınırlandıran bir baskı mekanizması yaratır. Mağdur, failin sürekli takibi, mesajları, gözetimi veya yakınında bulunması nedeniyle kendisini kontrol altında, izleniyor ya da tehdit altında hissedebilir. Bu durum, mağdurun rasyonel davranma kapasitesini zayıflatan, sosyal ortamdan çekilmeye ya da yaşam alanını değiştirmeye zorlayan sonuçlar doğurabilir. Dolayısıyla suç tipi, yalnızca “rahatsızlık verme”yi cezalandırmamakta; bireyin özgür ve güvenli bir yaşam sürme hakkını esas alan daha geniş bir kamusal düzen anlayışını yansıtmaktadır.
Israrlı takip suçunun koruduğu bir diğer temel değer ise psikolojik bütünlüktür. Ceza hukukunda psikolojik zarar geleneksel olarak fiziksel zarardan daha az görünür kabul edilse de, modern yaklaşımlar psikolojik yıkımın en az fiziksel zarar kadar ağır sonuçları olabileceğini kabul etmektedir. Failin takip davranışları, mağdurda travmatik stres belirtilerine, uyku bozukluklarına, panik ataklara, özgüven kaybına ve sürekli bir tehdit algısına yol açabilir. Bu nedenle TCK m. 123/A hükmü, fiziksel saldırı şartı aramaksızın, mağdurun içsel güvenlik hissinin zedelenmesini başlı başına bir zarar olarak değerlendiren çağdaş bir ceza normu niteliği taşımaktadır.
Suçun koruduğu değerler arasında özel hayatın gizliliği de merkezi bir konuma sahiptir. Failin mağdurla ilgili kişisel bilgilere ulaşması, konum takibi yapması, sosyal medya hesaplarını izlemesi veya mağdurun bulunduğu alanlara ısrarla gelmesi, modern bir gözetim biçimi olarak özel hayatın mahremiyet alanını daraltır. Bu durum, Anayasa’nın 20. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesiyle güvence altına alınan özel hayatın korunması hakkı açısından doğrudan bir ihlaldir. Bu nedenle israrlı takip suçunun cezai düzenlemesi, aynı zamanda uluslararası insan hakları normlarına uyumun bir gereği olarak da değerlendirilebilir.
Bu suç, genel güvenlik ve toplumsal barış bakımından da önem taşır. Zira kadına yönelik şiddetin yapısal niteliği düşünüldüğünde, israrlı takip çoğu zaman daha ağır şiddet biçimlerinin ön aşamasını oluşturabilmektedir. Suç tipinin normatif konumu bu nedenle yalnızca bireysel korumayı değil, toplumsal risk yönetimini de amaçlayan bir yaklaşım içerir. Bu sebeple israrlı takip suçunun hukuki konusu, çoklu değerlerin kesişiminde yer alır ve ceza hukukunun birey güvenliği eksenindeki genişleyen fonksiyonunu açık biçimde ortaya koyar.
Israrlı takip fiilinin 2022 yılında Türk Ceza Kanunu’na 123/A maddesi olarak eklenmesi, kanun koyucunun uzun süredir tartışılan bir boşluğu doldurma iradesinin sonucu olarak değerlendirilmelidir. Bu düzenlemeden önce takip davranışları, çoğu zaman tehdit (TCK m. 106), kişilerin huzur ve sükûnunu bozma (TCK m. 123), hakaret (TCK m. 125) veya özel hayatın gizliliğini ihlal (TCK m. 134) gibi birbirinden farklı suç tipleri içinde dağınık biçimde değerlendiriliyor; davranışların süreklilik arz eden nitelikleri ise mevcut tipiklikler tarafından karşılanamıyordu. Bu durum, hem failin eylemlerinin bütüncül olarak cezalandırılmasını zorlaştırıyor hem de mağdurun yaşadığı tehdidin somut olarak tanımlanamamasına yol açıyordu. 123/A maddesi bu nedenle, sistematik ve tekrarlayıcı takip davranışlarını tek bir norm altında toplayarak ceza hukukunda tipiklik açıklığı sağlamayı hedeflemiştir.
Yeni düzenlemenin TCK’nın “Hürriyete Karşı Suçlar” bölümünde konumlandırılması normatif açıdan bilinçli bir tercihtir. Bu yerleşim, israrlı takibin temel olarak mağdurun hürriyetini, yani güven içinde hareket etme, yaşamını planlama, istediği mekânlarda bulunma ve sosyal ilişkilerini özgürce kurma hakkını ihlal eden bir davranış olduğunu kabul eder. Dolayısıyla suçun esası, mağdurun fiziksel bütünlüğünden ziyade kişisel hareket serbestisinin tehdit edilmesine dayanır. Kanun koyucu, eylemlerin fiziksel temas içermemesini suçun kapsam dışında bırakacak bir gerekçe olarak görmemiş; kişilerde korku ve güvensizlik doğuran sistematik takip davranışlarını, hürriyete yönelik bir saldırı olarak konumlandırmıştır. Bu yaklaşım, ceza hukukunda psikolojik ve davranışsal baskı unsurlarının doğrudan hürriyet ihlali olarak kabul edildiği çağdaş bir normatif eğilimle uyumludur.
TCK m. 123/A hükmü aynı zamanda ceza hukukunda “zorbalık” (harassment) ve “takip” (stalking) kavramlarına ilişkin uluslararası normlarla da paralellik gösterir. Almanya’da Strafgesetzbuch §238 altında düzenlenen “Nachstellung” suçu, İngiltere’de “Protection from Harassment Act 1997” kapsamında yer alan takip davranışları ve ABD eyalet mevzuatlarında “stalking” tipikleri, Türk düzenlemesi için karşılaştırmalı bir normatif arka plan oluşturmuştur. Bu karşılaştırmada görüldüğü gibi, modern hukuk sistemleri israrlı takip davranışlarını yalnızca huzurun bozulması olarak değil, kişinin özgürlüğüne yönelik ciddi bir tehdit olarak konu edinmekte ve bu nedenle fiili müstakil bir suç tipi olarak düzenlemektedir. Türk ceza hukukunun bu yönde genişlemesi, hem uluslararası yükümlülüklerle hem de kadına yönelik şiddetle mücadelede benimsenen politikaların gereklilikleriyle uyumludur.
TCK m. 123/A’nın normatif konumu aynı zamanda “suçun oluşması için sonuç doğması gerekmez” ilkesinde kendini gösterir. Madde, mağdurda korku, kaygı, endişe veya güvensizlik yaratmayı tipikliğin temel unsuru olarak görürken, bu duyguların somut sonuçlanmış bir zarara dönüşmesini şart koşmamaktadır. Bu durum, klasik ceza hukuku anlayışında yer alan soyut tehlike suçları kavramıyla yakından ilişkilidir. Kanun koyucu, failin sistematik takip davranışının kendisini tehlikenin ortaya çıkması için yeterli görmüş; mağdurun özgürlüğünün tehdit altına girdiği bu aşamada ceza hukukunun devreye girmesini uygun bulmuştur.
Bu madde hükmünün TCK sistematiğindeki bir diğer normatif özelliği, suçun şikâyete bağlı olmasıdır. Bu durum ilk bakışta ceza hukukunda mağdur iradesinin belirleyiciliğini artıran bir tercih gibi görünse de, aslında 6284 sayılı Kanun’un koruyucu/önleyici tedbir mekanizmalarıyla birlikte düşünüldüğünde daha geniş bir sistemin parçasıdır. Cezai sürecin başlatılması mağdur beyanına bağlı iken, koruma tedbirleri için aynı koşul aranmamakta; böylece koruma hukuku ile ceza hukuku arasında işlevsel bir işbölümü kurulmaktadır. Bununla birlikte, şikâyete bağlılık tartışması uygulamada kimi zaman mağdurun fail baskısı altında irade açıklamak zorunda kalması gibi riskler nedeniyle eleştirilmekte; normun ileride resen soruşturulabilir hâle getirilmesi gerektiği yönünde akademik görüşler ortaya çıkmaktadır.
Israrlı takip suçunun tipikliği, fail ve mağdur bakımından herhangi bir özel nitelik aranmadığı için genel suç tipi niteliği taşır; ancak mağdurun belirli bir kişi olması zorunludur. Failin davranışlarının objektif olarak tehdit algısı yaratabilecek nitelikte olması, mağdurun özgürlüğünü, özel alanını veya psikolojik bütünlüğünü hedef alması gerekir. Suçun unsurları, hem mağdurun subjektif korku ve güvensizlik hissini hem de bu hissin objektif olarak makul görülmesini birlikte gerektirir; böylece aşırı duyarlılık ile gerçek tehlike ayrımı yapılması mümkün olur.
TCK m. 123/A hükmünü en belirgin unsuru olan “ısrar”, tekrarlılık, süreklilik ve yoğunluk ölçütleriyle belirlenen normatif bir davranış bütünlüğüdür. Tek seferlik eylemler suçun tipikliğini karşılamaz; takip davranışının belirli bir zaman dilimine yayılması, mağdurun yaşam alanına sürekli müdahalede bulunulması veya iletişim araçları üzerinden yoğun biçimde temas kurulması gerekir. Bu unsur, sadece davranış sayısına değil, failin sistematik baskı oluşturan genel tutumuna odaklanır. Böylece suç, modern ceza hukukundaki tehlike suçları ile uyumlu şekilde yapılandırılmıştır.
Manevi unsur bakımından suç kastla işlenir; failin mağdurda korku yaratma niyeti taşıması zorunlu olmasa da, davranışlarının bu sonucu doğurabileceğini bilmesi ve kabullenmesi yeterlidir. Bu çerçevede “niyetim kötü değildi” savunması, eylemlerin niteliğine aykırı ise cezai sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Hukuka uygunluk nedenleri ise sınırlı uygulanır; velayet gereği çocuğun teslimi veya resmi bir tebligat işlemi gibi zorunlu temaslar, sırf bu nedenle israrlı takip sayılmaz. Böylece tipiklik, mağdurun güvenliğini esas alan fakat failin hukuka uygun davranış biçimleriyle karıştırılmasına engel olan dengeli bir normatif çerçeveye oturtulmuştur.
Israrlı takip suçu, modern ceza hukukunun birey güvenliğini psikolojik ve davranışsal tehditlere karşı genişleten dönüşümünün somut bir örneğidir. TCK m. 123/A hükmü ile 6284 sayılı Kanun arasındaki ilişki, cezalandırma ile koruma arasındaki normatif işbölümünün dengeli biçimde işletildiğini ortaya koyar. Suçun tam olarak anlaşılabilmesi, yalnızca tipiklik unsurlarının teknik analizini değil, aynı zamanda bireyin özerkliği, özel hayatı ve güvenlik duygusu üzerindeki etkilerinin bütüncül değerlendirilmesini gerektirir. Hem ulusal hukuk hem de uluslararası normlar dikkate alındığında, israrlı takip düzenlemesi, toplumsal bir ihtiyaçtan doğmuş; kadına yönelik şiddetle mücadelede koruma ve ceza mekanizmalarının birlikte işletilmesine imkân sağlayan çağdaş bir ceza hukuku normu niteliği taşımaktadır.

