Dijital Ortamda Israrlı Takip: Siber Takip Eylemlerinin Değerlendirilmesi

Avukat Dr. Tolga Ersoy | Ceza Hukuku | 28 Ekim 2025

Dijitalleşme ve iletişim teknolojilerinin yaşamın her alanına nüfuz etmesi, bireylerin sosyal ilişkilerini, iletişim kurma pratiklerini ve mahremiyet algılarını köklü biçimde dönüştürmüştür. Akıllı telefonlar, sosyal medya platformları, konum paylaşım sistemleri ve mesajlaşma uygulamaları, fiziksel mekân sınırlarının ötesinde kesintisiz bir etkileşim alanı yaratmıştır. Bu dönüşüm, bir yandan iletişimi kolaylaştırırken, diğer yandan bireylerin dijital ortamda izlenmesi, rahatsız edilmesi ve kişisel bilgilerine erişilmesi gibi yeni riskleri de beraberinde getirmiştir.

Bu bağlamda siber takip (cyberstalking) kavramı, uluslararası literatürde giderek genişleyen bir yer edinmiş; özellikle Anglo-Sakson hukuk sistemlerinde 1990’lardan itibaren “harassment” [taciz] ve “stalking” [ısrarlı takip] suçlarının dijital ortama uyarlanmasıyla belirginleşmiştir. Siber takip, geleneksel takip davranışından farklı olarak anonimlik, süreklilik, görünmezlik ve teknik araçlarla güçlendirilmiş kontrol mekanizmaları içermekte; mağdur üzerinde çok daha geniş bir gözetim alanı ve psikolojik baskı oluşturmaktadır. Avrupa Konseyi ve Birleşmiş Milletler tarafından yayımlanan çeşitli raporlar ise dijital şiddetin kadınlar ve çocuklar üzerindeki orantısız etkisine vurgu yaparak, devletlere kapsamlı bir düzenleme yükümlülüğü getirmiştir.

Türkiye’de 2022 yılında TCK m.123/A’nın yürürlüğe girmesi, israrlı takip suçunun pozitif hukukta açıkça tanımlanması bakımından önemli bir dönüm noktasıdır. Kanun koyucu, bu suç tipini oluştururken klasik takip davranışlarının ötesine geçerek dijital iletişim araçlarıyla gerçekleştirilen eylemleri de kapsayıcı bir şekilde düzenlemiştir. Nitekim madde gerekçesinde, “iletişim araçları vasıtasıyla mağdurla temas kurma” ibaresi, siber takip eylemlerinin norm alanına dâhil edilmesi amacıyla özellikle belirtilmiştir. Bu nedenle TCK m.123/A’nın uygulanmasında dijital ortamın doğurduğu teknik, hukuki ve delilsel sorunlar özel bir inceleme alanı oluşturmaktadır.

Dijital israrlı takip, mağdurun özel hayatının gizliliği, kişisel verilerin korunması, bilişim güvenliği, mahremiyet hakkı ve psikolojik bütünlüğü bakımından ciddi ihlaller yaratmaktadır. Sosyal medya hesaplarına erişme girişimleri, konum bilgisinin takibi, sürekli mesaj gönderme, dijital içerik yoluyla tehditte bulunma, fotoğraf veya videoları ifşa etme riski gibi eylemler, mağdurun hem çevrimiçi hem de fiziksel güvenliğini tehlikeye atan çok boyutlu sonuçlar doğurmaktadır. Üstelik bu eylemler çoğu zaman delil niteliğinin hızlı yok olabileceği platformlarda gerçekleştiğinden, ispat süreci daha karmaşık hâle gelmektedir.

Siber takip (cyberstalking), en genel anlamıyla, bireyin dijital iletişim araçları veya bilişim sistemleri üzerinden sürekli, ısrarlı ve tehdit edici biçimde izlenmesi, rahatsız edilmesi veya kontrol altında tutulması şeklinde tanımlanır. Bu davranış, fiziksel mekân sınırlamalarını ortadan kaldırdığı için geleneksel takip davranışlarından daha geniş bir etki alanı yaratır. Fail, sosyal medya platformları, konum paylaşım uygulamaları, e-posta, mesajlaşma servisleri veya çeşitli yazılımlar aracılığıyla mağdura erişebilir, onu gözetleyebilir veya ona dair bilgi toplayabilir. Siber takip olgusunun ayırt edici yönü, faile sunduğu anonimlik, iz bırakmadan hareket edebilme kabiliyeti ve mağdurun dijital yaşamının en mahrem alanlarına nüfuz edebilme potansiyelidir.

Uluslararası literatürde siber takip, dijital şiddetin alt kategorisi olarak ele alınmakta; özellikle kadınlara, çocuklara ve hassas gruplara yönelik psikolojik baskı, tehdit ve korku yaratma biçimlerinden biri olarak değerlendirilmektedir. Avrupa Konseyi’nin siber suç ve dijital şiddet raporları, bu eylemlerin giderek karmaşıklaştığını; bot yazılımlarının, spam saldırılarının, deepfake teknolojilerinin ve GPS tabanlı izleme uygulamalarının yeni nesil takip yöntemleri olarak ortaya çıktığını belirtmektedir. Bu nedenle siber takip, hem teknik hem de hukuki açıdan çok boyutlu bir kavram olup, bireyin dijital mahremiyeti, özel hayatın gizliliği ve kişisel verilerin korunması haklarıyla doğrudan ilişkilidir.

Türk Ceza Kanunu’nda 2022 yılında yürürlüğe giren m.123/A, israrlı takip suçunu müstakil bir düzenleme olarak pozitif hukuka kazandırmış ve özellikle dijital araçlarla işlenen eylemleri de kapsayacak genişlikte bir normatif çerçeve oluşturmuştur. Maddenin temel yaklaşımı, failin mağdurla farklı yöntemlerle —fiziksel veya dijital— sürekli temas kurarak mağdurun güvenliğini, huzurunu ve psikolojik bütünlüğünü bozmasıdır. Bu yönüyle, sosyal medya üzerinden mesaj gönderme, e-posta bombardımanı, içerik paylaşımı yoluyla baskı kurma, hesapları izleme veya mağdurla iletişime geçme teşebbüsleri de suçun tipikliğine dâhil edilebilecek nitelikte fiillerdir. Dijital eylemler, fiziksel yakınlaşmayı gerektirmediği hâlde mağdurda benzer ya da daha yoğun bir tehdit algısı yaratabilmektedir; madde yapısının bu gerçeğe uyumlu şekilde tasarlandığı görülmektedir.

Normun uygulanmasında öne çıkan sorunların başında, dijital ortamda gerçekleşen fiillerin icra hareketi sayılıp sayılmayacağı, “ısrar” unsurunun nasıl belirleneceği ve failin kastının hangi göstergelerle ortaya konulacağı gibi tipiklik sorunları gelmektedir. Özellikle VPN kullanımı, sahte hesaplar veya anlık mesajlaşma uygulamaları üzerinden yapılan eylemler, failin tespitini ve delillendirmeyi güçleştirmektedir. Buna rağmen, dijital eylemin mağdurda yarattığı sürekli rahatsızlık ve endişe, fiilin hukuki niteliğini belirlerken esas alınmakta; bu nedenle dijital izlerin silinebilirliği, IP adreslerinin yurtdışında tutulması veya platformların veri paylaşımındaki isteksizlik gibi teknik sorunlar ceza yargılamasının önemli tartışma alanlarını oluşturmaktadır. Bu bağlamda, m.123/A’nın uygulaması, bilişim hukuku ile ceza hukuku arasındaki kesişim noktasında gelişen dinamik bir alan hâline gelmiştir.

Dijital ortamda israrlı takip çok çeşitli yöntemlerle gerçekleştirilebilmekte olup, bu eylemler çoğu zaman birbirini besleyen bir davranış örüntüsü hâline gelmektedir. En yaygın türlerden biri, mağdura sosyal medya, e-posta veya mesajlaşma uygulamaları üzerinden sürekli ve yoğun biçimde mesaj gönderilmesidir. Bu eylemler çoğu zaman açık bir tehdit içermese bile, sürekli tekrar niteliği ve mağdurun iradesi dışında gerçekleşmesi nedeniyle TCK m.123/A kapsamında değerlendirilebilecek rahatsız edici bir temas yaratır. Bunun yanında fail, mağdurun paylaşımlarını anlık olarak takip ederek yorum yapma, gizli hesaplardan görüntüleme veya mağdurun dijital davranışlarını sürekli izleme gibi pasif yöntemlerle de baskı kurabilir. Bu tür gözetleme eylemleri, doğrudan iletişime geçilmemiş olsa bile mağdur açısından süreklilik arz eden bir psikolojik baskı oluşturur.

Bir diğer önemli siber takip türü, mağdura ait dijital verilere erişim sağlama veya erişmeye teşebbüs etme davranışlarıdır. Şifre kırma girişimleri, hesap ele geçirme teşebbüsleri, GPS veya uygulama izinleriyle mağdurun konumunun takip edilmesi, siber takipte sıkça karşılaşılan örneklerdir. Failin mağdura ait fotoğraf, video veya kişisel belgeyi ifşa etme tehdidinde bulunması ise hem psikolojik bir baskı hem de kişisel verilerin kötüye kullanılması anlamına gelir. Son dönemde yapay zekâ temelli deepfake teknolojileriyle oluşturulan manipülatif içeriklerin tehdit amacıyla kullanılması, siber takip faaliyetlerini daha da çeşitlendirmiştir. Bu tür gelişmeler, ceza hukuku açısından yeni yorum sorunları doğurmakta ve maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasını daha da karmaşık hâle getirmektedir.

Israrlı takip suçunun koruduğu temel hukuki değer, mağdurun huzur ve sükûn içerisinde yaşama hakkı, özel hayatın gizliliği, kişisel güvenliği ve psikolojik bütünlüğüdür. Dijital ortamda işlenen takip eylemleri, mağdurun fiziksel mekânından bağımsız olarak sürekli erişilebilir hâle gelmesi nedeniyle bu değerlerin ihlal riskini artırmaktadır. Özellikle kişisel verilerin rıza dışı toplanması, mağdurun dijital davranışlarının gözetlenmesi ve iletişim araçları yoluyla rahatsız edilmesi, bireyin mahremiyet alanına doğrudan bir müdahale niteliği taşır. Bu müdahale, geleneksel takip biçimlerinden daha gizli ve sürekli gerçekleşebilmekte; mağdurun hayatını organize etme, kendisini güvende hissetme ve özgürce hareket etme kapasitesini zayıflatmaktadır.

Dijital israrlı takip, yalnızca bireyin özel yaşamını değil, aynı zamanda kişisel verilerin korunması hakkı, bilişim güvenliği, haberleşme hürriyeti ve psikolojik sağlık hakkı gibi çok katmanlı hak alanlarını da etkiler. Avrupa Konseyi’nin dijital şiddet raporları, özellikle kadınların çevrimiçi taciz ve takip nedeniyle kamusal dijital alandan çekilme riskine vurgu yaparak bu suçun ifade özgürlüğü ve toplumsal cinsiyet eşitliği üzerinde de dolaylı etkiler yarattığını ortaya koymaktadır. Dolayısıyla israrlı takip suçunun dijital versiyonu, bireysel mağduriyeti aşan, sosyal ilişkileri, toplumsal katılımı ve insan haklarını doğrudan ilgilendiren bir hukuki ve sosyolojik sorun alanı hâline gelmiştir.

Dijital ortamda israrlı takip eylemleri, fail ve mağdur arasında önceden var olan bir ilişkiye dayanabileceği gibi tamamen anonim bir kaynaktan da ortaya çıkabilir. Eski eş veya partner tarafından gerçekleştirilen takip eylemleri, genellikle yüksek duygusal gerilim ve kontrol etme davranışları nedeniyle daha yoğun bir tehdit niteliği taşır. Bununla birlikte sosyal medya aracılığıyla tanışmış veya hiç tanışmamış kişiler arasında da siber takip ilişkisi gelişebilir; bu durumda failin kimliğinin tespit edilmesi, IP adresleri, hesap hareketleri ve dijital izlerin çözümlenmesi gibi teknik yöntemlere bağlıdır. Anonimliğin sağladığı görünmezlik, failin suç işleme iradesini güçlendirebilmekte; bu da mağdurun “sürekli izleniyor olma” hissini daha ağırlaştırmaktadır.

Dijital alanın sınırlarının belirsizliği, failin davranış örüntüsünü genişletebilen bir ortam yaratmaktadır. Sosyal medya platformlarında mağdurun paylaşımlarını takip etmek, onun çevrimiçi olduğu anları gözlemlemek veya farklı hesaplardan temas kurmak gibi eylemler, fiziksel bir yakınlaşma olmaksızın psikolojik baskı oluşturabilir. Bu nedenle mağdurun “bloklama”, “gizlilik ayarlarını değiştirme”, “profil kapatma” gibi dijital tedbirleri uygulaması, fail tarafından kimi zaman aşılmakta ve takip davranışı tekrar etmektedir. Bu durum, failin ısrar unsurunu güçlendirmekle birlikte dijital ortamın teknik olarak manipüle edilebilir olduğunu, dolayısıyla ceza hukuku açısından klasik mekân kavramının yeniden değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.

Israrlı takip suçunun manevi unsuru kasttır ve failin mağduru rahatsız etmeye, baskı altına almaya veya korkutmaya yönelik bilinçli bir irade ile hareket etmesi gerekir. Dijital ortamda bu kastın belirlenmesi, fiillerin teknik özellikleri ve dijital izlerin niteliği nedeniyle klasik suçlarda olduğu kadar kolay olmayabilir. Failin mesaj gönderme sıklığı, içerik tonu, hesap değiştirerek iletişim kurma girişimleri, mağdurun kişisel verilerine yönelik erişim teşebbüsleri veya tehditkâr dijital davranış biçimleri, kastı ortaya koyan önemli göstergeler arasında yer alır. Özellikle anonim hesaplar üzerinden ısrarlı biçimde temasta bulunulması, failin eylemlerinin rastlantısallık taşımadığını, aksine bilinçli bir takip niyeti barındırdığını gösteren önemli bir delil niteliğindedir.

Öte yandan kastın belirlenmesinde mağdurun algısı da bu suç tipinde merkezi bir rol oynar. Dijital ortam, mağdura sürekli izleniyor olma hissi yaratabildiği için, failin görünüşte basit dijital davranışları bile mağdur açısından tehdit, baskı ve psikolojik zorlanma yaratabilir. Bu nedenle yargılamada, failin eylemlerinin objektif olarak bir “ısrar örüntüsü” oluşturup oluşturmadığı ve mağdurun korku/rahatsızlık durumunun somut olayın özellikleriyle uyumlu olup olmadığı değerlendirilir. VPN kullanımı, sahte hesaplar, otomatik mesaj sistemleri (botlar) veya failin dijital iletişim kanallarını manipüle eden davranışları gibi araçlar, kastın varlığını gizleme çabası olarak yorumlanabilir ve bu durum failin sorumluluğunu hafifletmez. Aksine, bilinçli gizleme davranışları çoğu durumda manevi unsuru daha da pekiştirir.

Dijital ortamda işlenen israrlı takip suçlarının soruşturulması ve kovuşturulmasında dijital deliller merkezi bir öneme sahiptir. Ekran görüntüleri, mesaj kayıtları, sosyal medya etkileşim geçmişi, e-posta içerikleri, konum verileri, log kayıtları ve IP adresleri, fiillerin sürekliliğini ve fail-mağdur ilişkisini ortaya koyan temel veri kaynaklarıdır. Ancak dijital platformların veri saklama süreleri, içeriklerin hızla silinebilir olması ve delil zincirinin doğru kurulması gerekliliği, bu tür delillerin toplanmasını zorlaştırır. Bu nedenle mağdurun erken aşamada delil kayıt altına alma bilincine sahip olması, kolluğun teknik becerilerinin geliştirilmesi ve bilişim uzmanlarının sürece dâhil edilmesi önemli bir zorunluluk hâline gelmiştir.

Dijital delillerin doğruluğu, bütünlüğü ve hukuka uygun elde edilip edilmediği, ceza yargılamasında ayrıca değerlendirilmesi gereken konulardır. Özellikle yurtdışı merkezli sosyal medya platformlarının kullanıcı verilerine erişim konusunda kısıtlayıcı tutumu, karşılıklı adlî yardım taleplerinin uzun sürmesi ve şirketlerin içerik veya IP bilgisi vermekte isteksiz davranması, soruşturmaların etkinliğini zayıflatmaktadır. 5651 sayılı Kanun kapsamında trafik bilgisi saklama yükümlülüklerinin uygulamada tam anlamıyla hayata geçirilememesi de ayrı bir sorun alanıdır. Bunun yanı sıra, delilin manipüle edilmesi veya deepfake gibi teknolojilerle sahte dijital içerik oluşturulması ihtimali, maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasını daha karmaşık hâle getirmekte; mahkemelerin teknik uzman görüşlerine başvurmalarını zorunlu kılmaktadır.

6284 sayılı Kanun, şiddet mağdurlarının korunması için düzenlediği koruyucu ve önleyici tedbirlerle dijital ortamda gerçekleşen israrlı takip eylemlerine karşı da etkili bir mekanizma sunmaktadır. Mağdurla iletişim kurulmasını, bulunduğu yerlere yaklaşılmasını veya sosyal medya üzerinden temas kurulmasını engelleyen koruma kararları, dijital takip eylemlerinin kesilmesinde önemli bir işlev görür. Özellikle iletişim araçlarıyla rahatsız etme davranışı, Kanun’un öngördüğü “iletişim yasağı” tedbiriyle doğrudan hedef alınmış olup, failin herhangi bir dijital kanal üzerinden mağdurla temasını hukuken yasaklar. Dijital ortamda kimlik ve adres gizleme tedbirleri de mağdurun çevrimiçi güvenliğini artırarak, failin çevrimiçi iz sürmesini zorlaştırmaktadır.

Bununla birlikte, 6284 sayılı Kanun kapsamındaki tedbirlerin uygulanması dijital alanda bazı teknik güçlükler barındırmaktadır. Fail, iletişimi farklı hesaplardan sürdürmeye devam edebilir, VPN veya anonim uygulamalar aracılığıyla dijital teması yeniden kurabilir ya da mağdurun çevrimiçi varlığını izlemeyi sürdürebilir. Bu nedenle, uygulamada kolluğun dijital izleme ve siber şiddetle mücadele konularında uzmanlaşması hayati öneme sahiptir. Ayrıca, sosyal medya platformlarının mahkeme kararlarının uygulanması konusunda daha aktif bir rol üstlenmesi ve yetkili makamların acil tedbir kararlarını dijital kanallara hızlıca iletebileceği mekanizmaların geliştirilmesi gerekmektedir. Böylece, 6284 sayılı Kanun’un dijital alandaki koruma etkisi daha güçlü hâle getirilebilir.

Dijital ortamda işlenen israrlı takip eylemleri, TCK m.123/A’da öngörülen nitelikli hâllerle birleştiğinde hem cezanın artırılmasını gerektirmekte hem de suçun mağdur üzerindeki etkisini ağırlaştırmaktadır; özellikle fiilin çocuğa karşı işlenmesi, eski eş veya partner tarafından gerçekleştirilmesi ya da bilişim sistemlerinin sağladığı teknik imkânlar kullanılarak icra edilmesi, suçun hem manevi yönünü güçlendirmekte hem de mağdurun savunmasızlığını derinleştiren sonuçlar doğurmaktadır. Failin mağdura ait kişisel verileri toplaması, ifşa tehdidinde bulunması veya şantaj niteliğinde dijital içerikler yaratması, hem özel hayatın gizliliğine hem de kişisel verilerin korunması hakkına yönelik ağır bir müdahale niteliği taşır ve çoğu durumda diğer suç tipleriyle birleşme olasılığını artırır. Bu tür nitelikli eylemler, dijital alanın manipülatif doğası nedeniyle geleneksel takip suçundan daha yüksek bir tehlikelilik oluşturmakta; failin cezai sorumluluğunun belirlenmesinde suçun etkilerinin bütüncül biçimde değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır.

Uluslararası alanda siber takip, özellikle Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği ve Anglo-Sakson hukuk sistemlerinde, dijital şiddetin bağımsız bir kategorisi olarak ele alınmakta ve çoğu ülkede özel düzenlemelerle tanımlanmaktadır; ABD eyalet kanunlarında cyberstalking suçunun kapsamı genişletilmiş, tehdit içermese dahi mağdurda korku ve kaygı yaratmaya elverişli dijital davranışlar cezalandırılabilir hâle getirilmiş, Almanya ve İngiltere gibi ülkelerde ise “persistent harassment” [ısrarlı taciz] ve “malicious communication” [kötü niyetli iletişim] kavramları dijital eylemleri de kapsayacak biçimde yorumlanmıştır. Avrupa Birliği Direktifleri, çevrimiçi şiddetin özellikle kadınlar ve çocuklar üzerindeki etkisine vurgu yaparken, İstanbul Sözleşmesi dijital takip eylemlerini kadına yönelik şiddetin bileşeni olarak nitelendirmektedir. Bu karşılaştırmalı tablo, Türkiye’de TCK m.123/A’nın dijital alanı kapsayacak şekilde yorumlanmasının uluslararası eğilimle uyumlu olduğunu, ancak global düzeydeki teknik ve hukuki standartların yakalanması için özellikle delil yönetimi, platform işbirliği ve mağdur destek sistemlerinin güçlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.

Siber takip davalarında mağdurun korunması, yalnızca cezai yaptırımın uygulanmasıyla sınırlı olmayıp, mağdurun dijital güvenliğinin artırılması, psikososyal destek mekanizmalarına erişimi ve hak arama süreçlerinde etkin yönlendirilmesi gibi çok boyutlu bir yaklaşımı gerektirir; mağdurun çevrimiçi hesaplarını güvence altına alması, delil toplama bilinciyle hareket etmesi ve gerekirse sığınma, kimlik gizleme, iletişim yasağı gibi tedbirlerden yararlanması önem taşırken, devletin kolluk birimlerinin dijital şiddet konusunda uzmanlaşmasını sağlamak, hızlı erişilebilir destek hatları kurmak ve mağdura teknik danışmanlık sunmak yönünde pozitif yükümlülüğü bulunmaktadır. Bu çerçevede, sosyal medya şirketlerinin şikâyet mekanizmalarıyla entegrasyonun güçlendirilmesi, mağdurların çevrimiçi taciz içeriklerini daha hızlı bildirebilmesi ve platformların mahkeme kararlarına uyum kapasitesinin artırılması, dijital takip mağduriyetinin etkili biçimde giderilmesi açısından kritik önemdedir.

Dijital ortamda israrlı takiple etkin mücadele için geliştirilecek politikalar, hem teknik kapasitenin güçlendirilmesini hem de hukuki mekanizmaların güncellenmesini gerektirmektedir; öncelikle kolluk kuvvetleri ve adli makamların siber şiddet konusunda uzmanlaşmış birimlerle desteklenmesi, dijital delil toplama ve analiz süreçlerinin standartlaştırılması ve sosyal medya platformlarının Türkiye'deki yargı makamlarıyla daha hızlı işbirliği yapmasını sağlayacak düzenlemelerin geliştirilmesi önem taşımaktadır. Ayrıca yapay zekâ destekli deepfake içeriklerinin ve yeni nesil takip teknolojilerinin yarattığı riskler dikkate alınarak bilişim suçları mevzuatında güncellemeler yapılması, mağdurların dijital okuryazarlığının artırılması, veri koruma bilincinin güçlendirilmesi ve çevrimiçi şiddete ilişkin istatistiklerin düzenli olarak kamuoyuyla paylaşılması, hem farkındalık hem de politika üretimi açısından zorunludur. Böyle bir yaklaşım, israrlı takibin dijital boyutunu yalnızca cezalandırıcı bir bakışla değil, önleyici ve koruyucu bir güvenlik mimarisiyle ele alan bütüncül bir stratejiyi beraberinde getirecektir.

Dijitalleşmenin toplumsal yaşamı dönüştürmesiyle birlikte israrlı takip eylemleri de yeni bir görünüm kazanmış, mağdur üzerinde fiziksel takipten çok daha sürekli, görünmez ve sarsıcı etkiler yaratan bir dijital baskı biçimine dönüşmüştür; TCK m.123/A’nın dijital ortama uygulanabilirliği bu açıdan önemli bir ilerleme sağlasa da, uygulamada karşılaşılan delil toplama güçlükleri, platform işbirliği eksiklikleri ve failin anonimlikten yararlanma girişimleri, düzenlemenin etkinliğini sınırlayan temel sorunlar olarak varlığını sürdürmektedir. Bu nedenle siber takip olgusunun yalnızca ceza hukuku perspektifiyle değil, bilişim hukuku, kişisel verilerin korunması, insan hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliği gibi çok boyutlu alanlarla birlikte değerlendirilmesi zorunludur. Mağdurların korunması ve suçla etkin mücadele için teknik kapasitenin güçlendirilmesi, uluslararası işbirliğinin artırılması ve dijital şiddetle mücadelede bütüncül bir politika yaklaşımının benimsenmesi gerekmekte; böylece dijital ortamın sunduğu imkânlar, bireylerin güvenlik ve mahremiyet haklarını zayıflatan bir tehdide dönüşmeden yönetilebilir hâle gelebilecektir.