Boşanma Davalarında Tarafların Akrabası Olan Tanık Beyanlarının Sahihliğine Dair Yakın Tarihli Bir Yargıtay Kararında Benimsenen Yaklaşım

Avukat Dr. Tolga Ersoy | Aile Hukuku | 28 Kasım 2016

Boşanma davalarında sıkça karşılaşılan durumlardan biri, tanık ifadelerinin Mahkemece ne şekilde değerlendirileceğidir. Çoğu zaman yaşanan olayların şahidinin, taraflardan birinin yakın akrabaları olduğu görülmektedir. Hayatın olağan akışına göre bu son derece normaldir, zira çoğu zaman evli çiftlerin arasındaki tartışmalar aile çevresinde cereyan etmektedir. Ancak uygulamada, akrabaların yakınlık derecesini dikkate alan Mahkemenin, bu beyanlara itibar etmediği durumlar da olmaktadır.

anık beyanlarının güvenilirliği, Türk Medeni Kanunu ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu mucibince ispat hukukunun temel taşlarından biridir. Şöyle ki, tarafların iddialarını ispat yükümlülüğü altındayken başvurdukları tanıkların akrabalık ilişkisi, tek başına beyanın değerini ortadan kaldıran bir unsur olarak telâkki edilemez. Zira adaletin tesisi bakımından, “yakınlık” mefhûmu ile “doğruluk” mefhûmu aynı çerçevede mütalaa edilmemelidir. Aksi hâlde, aile içi vakıaların ispatında çoğu davanın fiilen imkânsız hâle gelmesi izahtan varestedir.

Bu noktada, tanıklığın “subjektif samimiyet” ve “objektif doğruluk” ilkeleri çerçevesinde tetkik edilmesi gerekir. Bir kimsenin davada taraflardan biriyle akrabalığı, onun beyanının bütünüyle reddini gerektirmez; hâkim, beyanın iç tutarlılığı, diğer delillerle uyumu ve olayların akışına uygunluğu bakımından değerlendirme yapar. Mevzuatın ruhu da bu istikamettedir; çünkü hakikatin ortaya çıkarılmasında asıl olan, beyanın gerçeklikle bağdaşmasıdır, beyan sahibinin soy bağı değil.

Aile hukukuna ilişkin uyuşmazlıklarda tanıkların çoğunun aile çevresinden olması hayatın olağan akışına uygundur. Bu sebeple, hâkim tarafından bu tür beyanların değeri düşürülmeden, objektif kriterlerle değerlendirilmesi gerekir. Aksi hâlde, hakkaniyet ilkesi zedelenir ve adalet terazisi taraflardan biri aleyhine haksız biçimde ağırlaşır. Kanun koyucunun maksadı da müteaddiden Yargıtay içtihatlarında vurgulandığı üzere, delillerin tümüyle değil, bütünlüğü içinde mülâhaza edilmesidir.

Yargıtay’ın geçtiğimiz ay verdiği bir karar, bu konuda izlenmesi gereken yolu şüpheye mahal bırakmayacak şekilde göstermektedir. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2015/20439 E. 2016/13818 K. sayılı 17.10.2016 tarihli içtihadında, ilke olarak aksine ciddi ve inandırıcı delil ve olaylar bulunmadıkça asıl olan tanıkların gerçeği söylemiş olduğunun kabul edilmesi gerektiğini vurgulamıştır.

Bu yaklaşım, Türk hukuk sisteminde delil serbestisi ve ispat hakkı ilkeleriyle tam bir uyum içindedir. Zira yasa koyucu, HMK m. 255 hükmüyle tanığın gerçeğe uygun beyanda bulunacağı varsayımını esas almıştır. Bu mefhum, adaletin tesisi bakımından bir “karine-i hukukî” niteliğindedir. Bilhâssa aile hukukunda, olayların kapalı bir çevrede cereyan ettiği dikkate alındığında, bu karinenin değeri daha da artmaktadır. Binâen, mahkemelerce bu karinenin aksi sabit olmadıkça, tanık beyanlarının doğruluğuna itibar edilmelidir.

Bu içtihadın mâhiyeti, hukuk devleti ilkesinin teminatı olan adil yargılanma hakkıyla da doğrudan ilişkilidir. Şöyle ki, taraflardan birinin lehine olabilecek tanık beyanlarının akrabalık gerekçesiyle değersiz görülmesi, tarafın delil sunma hakkını zedeler. Bu hâl, Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan “hak arama özgürlüğü”nü ihlal eder niteliktedir. Hâlbuki adalet, yalnızca şekli kuralların değil, aynı zamanda maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasına hizmet eden bir mefhumdur.

Yargıtay’ın söz konusu ilâmı, mahkemelere yön verici niteliktedir. Kararın ruhu, yargısal uygulamada keyfî değerlendirmelerin önüne geçilmesini amaçlar. Netice olarak, hâkimlerin akrabalık bağını otomatik bir güvensizlik sebebi olarak görmemesi, adil ve dengeli bir yargılama pratiğinin yerleşmesine katkı sunacaktır. Bu da hukuk bürolarının müvekkil haklarını daha etkin biçimde savunabilmelerine imkân tanır.

Şöyle ki;

Aksine ciddi ve inandırıcı delil ve olaylar bulunmadıkça asıl olan tanıkların gerçeği söylemiş olmalarıdır. (HMK m. 255) Akrabalık veya diğer bir yakınlık başlı başına tanık beyanını değerden düşürücü bir sebep sayılamaz. Dosyada tanıkların olmamışı olmuş gibi ifade ettiklerini kabule yeterli delil ve olgu da yoktur. O halde davalı-karşı davacı kadının eşine ‘şerefsiz, hayvan oğlu hayvan, erkeklik mi bu’ diyerek hakaret ettiği, ‘biz aşiretiz seni öldürürüm’ diyerek tehdit ettiğine dair ve olaylara çok yakın tanık sözlerine değer verilerek isteğin kabulü gerekirken bu yön gözönünde tutulmadan yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve kanuna aykırıdır.” (Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2015/20439 E. 2016/13818 K. sayılı 17.10.2016 tarihli içtihadı.)

Bu kararın tafsilâtla incelenmesi, kanun ve içtihat uyumunun nasıl tesis edildiğini açıkça ortaya koymaktadır. Hâkimlerin delil değerlendirmesinde objektiflik ilkesi gereği, tanıkların kişisel ilişkileri yerine beyanlarının somut içeriğine yönelmeleri beklenir. Bilhassa HMK m. 255 hükmü, tanıklığın dürüstlük karinesine dayandığını belirterek, adaletin güven temelini muhafaza eder. Bu bağlamda Yargıtay’ın “usul ve kanuna aykırılık” tespiti, hem şekli hem maddi adaletin aynı anda gözetilmesi gerektiğini göstermektedir.

İlâmda yer alan ifadeler, tanık beyanlarının olayların zaman, mekân ve içerik bakımından örtüşmesi hâlinde yüksek delil değerine sahip olduğunu ortaya koyar. Aksi yönde delillerin bulunmaması hâlinde bu beyanların reddedilmesi, hukukî ispat mekanizmasının özünü zedeler. Zira hukukî hakikatin tesisi, bilhassa aile davalarında, vicdani kanaatle şekillenir. Bu kanaat, yalnızca kanıtların değil, insan davranışlarının da tetkik edilmesini gerektirir.

Bu yönüyle söz konusu karar, boşanma davalarında sık rastlanan “akraba tanıklığı” meselesine ölçülülük getirmektedir. Mahkeme, delillerin mefhûmu üzerinde gereği gibi durmadığında, taraflardan birinin hakları telafisi güç biçimde ihlâl edilmiş olur. Netice olarak, Yargıtay’ın bu kararı, hem usul hem esasa ilişkin bir rehber mahiyetindedir; hukuk uygulayıcılarının adalet duygusunu koruma görevini hatırlatır.

Bu içtihat, boşanma davalarında Mahkemelerin tanık beyanlarına yaklaşımında izlenmesi gereken ilkeleri göstermesi bakımından oldukça önemlidir. Akraba ve hısım tanıklarının beyanları, aksi yönde deliller ve olgular mevcut olmadığında, değerden düşmeksizin itibar edilecektir.

Bu yaklaşım, aile hukukunun dayandığı “hakkaniyet” ilkesinin somut bir yansımasıdır. Hâkim, tarafsızlığını muhafaza etmekle birlikte, toplumsal gerçekleri de mülâhaza etmelidir. Aile bağlarının sıkı olduğu toplumlarda, olaylara en yakından tanıklık eden kişilerin çoğu zaman yakın akrabalar olması kaçınılmazdır. Bu durumda, onların ifadelerine değer verilmemesi, fiilen birçok davada ispatın imkânsız hâle gelmesi sonucunu doğurur. Bu ise adaletin tecellisini engeller.

Kanun koyucu, gerek HMK gerekse TMK’da yer alan düzenlemelerle bu dengeyi kurmuştur. Delillerin serbestçe takdiri ilkesi mucibince, hâkim tüm delilleri bir bütün olarak tetkik eder. Ancak bunu yaparken, ön yargıdan uzak durmalı ve her bir beyanın içeriğini, mantık ve deneyim kuralları çerçevesinde değerlendirmelidir. Bilâkis, soy bağı veya duygusal yakınlık sebebiyle beyanın reddi, adaletin ruhuna mugayir olur.

Yukarıda tetkik edilen içtihat, yalnızca bir boşanma dosyasında verilen karar olmaktan öte, Türk Medeni Hukuku bakımından delil serbestisi ilkesinin uygulama sahasına dair temel ilkeleri vuzuha kavuşturmaktadır. Yargıtay, bu kararıyla, tanık beyanlarının kıymetlendirilmesinde şekli yakınlıkların değil, maddi gerçekliğe uygunluğun esas alınması gerektiğini açıkça ilân etmiştir. Bu yönüyle karar, hem yargı mercileri hem de uygulayıcı hukukçular için yol gösterici bir rehber mâhiyetindedir.